1943 Ekim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1943 Ekim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kaynak: TÜSTAV - Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı Arşivi

İÇİNDEKİLER
İlimde .gelişmemizin ’Reel Şartları İlim Karşısında Tarih
Almaayada Ekspresyonizm
Şehircilik
Sanatın Sosyal Şartları ve Roman Pazarlık (hikâye)
Doçent Dr. Muzaffer Şerif llaşoğlu Profesör Hilmi Ziya ülken
Liko A nuır
Y. Mühendis IIüsııü Baki
Doçent Dr. Behice S. Bonuı
Kemal Bllbaş&r
-Ayın içinden : Ankara Üniversitemizin Yeni Fen Fakültesi — Üniversite Haftası.
Yayınlar : Vercors : Le Silence de la mer. Les Cahies du Silence (Nermin Menemencioglu)
Halil Fikret Kanad : Milliyetçilik ve Insaniyetçilik (Muzaffer Başoglu)
Adımlan Beğeniyorsanız
Abone olunuz, Abone bulunuz.
Altı Aylık Abonelerimize :
Bu sayı ile aboneniz sona eriyor. Adımları beğendiğinizi, okuyucusu olmakta devam edeceğinizi umuyoruz. Abone bedelini posta ha-valesile veya posta pulu olarak «P. K. 61. Ankara» adresine gönderiniz.
Hümanizme Sayımız :
İlk kânunun birinde Humanizma sayımızı bekleyiniz. Bu sayıda, şimdi üzerinde çok sözler söylemekte olan Humanizma meselesi muhtelif yönlerden incelenecektir.
Adımların Okuyucu Sayfası:
Adımlar, bugünün hayat ve sanat gidişini yakından takip ederek okuyucularına bildirmek için çalışıyor. Daha faydalı olabilmek için, Adımlar’da ele alınan mevzulara okuyucularımızın kendi hayat tecrübelerinden, bilgilerinden katacakları gerçekleri, düşünceleri de öğrenmek ve okuyucu sayfamızda yaymak istiyoruz. Yazılar hakkındaki mütalâalarınızı, Adımlarda ele alınmasını arzu ettiğiniz mevzuları »Okuyucu Sayfası» na bildiriniz.
Gelecek Sayılarımızda t
Cemiyetlerin değişmesinde sanatın rolü, Durkheim - Ziya Gökalp Sosyolojisinin Tenkidi, Ankaramızda bu günkü fikir cereyanları, Umumî Kültür ve meslek seçimi. Gençliğin Sosyal Psikolojisi, Radyonun Sosyal Psikolojisi, Sinemanın Sosyal Psikolojisi, Modern Mimarî anlayışı, Yaratılma halinde olan Dünya Edebiyatından örnekler.
ADIMLAR
P
Sahibi ve Neşriyat Müdürü : Dr. Behice Sadık Boran Abone : Altı aylığı 150 krş. ; yıllığı 300 krş.
Adres : Adımlar, Posta Kutusu 61, Ankara
YIL: I Birinci Teşrin 1943 Sayı ; 6
İlimde Gelişmemizin Reel Şartları
Doçent Dr. Mozatler Şerif BAŞOĞLV
Ankara Üniversitesi
Memleketim izde,. içinde yaşadığımız yüzyıl içinde, bilhassa Cumhuriyet kurula-lıdanberi ilim alanında bir çok eehitler yapılmıştır, bir çok gelişmeler belirmiştir Ankara, İstanbul Üniversitelerinde kurulan enstitüler, açılan laboratuvarlar bu cehitle-rin en belirli ifadeleridir. Bu eehitler kendiliğinden meydana gelmemiştir. Başka alanlarda olduğu gibi ilimde de her ilerleyiş softa zihniyetine karşı açılan bir mücadele ve kazanılan bir zafer neticesinde elde edilmiştir. Gayemiz medenî bir dünya memleketi olarak ilim dünyası kervanın:, katılmak, onunla birlikte gelişmek ve eninde sonunda, ona, bizim çalışmalarımız^, da, hissemize düşen illâveleri yapmaktır. Bu gaye göz önünde tutulunca, realist bir görüşle, yolun henüz başında olduğumuzu kabul etmemiz lâzımdır. Çünkü hakiki bir surette ilerleyebilmek için insan evvelâ bulunduğu yeri realist bir surette tayin etmelidir. Her sahana 6W^’'ğlb'if 'fiîintiİü-rumumuz hakkında boş \ehimlere kapılarak kendimizi oyalama yoluna saparsak kof iddialara mukadder olan boşlıfk hüsranına düşeriz.
İlim yoluna sofralığa karşı, milletimizin ileı-liyen hayatına, kazandığı zaferler neticesinde girdik. Fakat akademik muhitlerin günlük münasebetlerinde bu softa zihniyetin, tesirinden henüz tamamiyle kurtulamadığımızı gösteren misaller var. Hâlâ, ilim deyince dünyadan, reel, müşahhas. tabiatta ve hayatta olandan bitenden elimizi ayağımızı çekmek, olanla bitenle hiç bir alâkam olmıyan büyük sözlere saplanmak, elinde kara kaplı kltııp olan ve vaaz veren bir put yüzü takınmak gibi manâlar anhyanlarımız var. Halbuki İlim yaşamak. tabiat, hayat ve cemiyet kanunlarını öğrenmek, ve öğrenerek insana refah ve saadeti temin etmek, hısan hürriyetini arttırmak için vardır.
Bu söylediğimiz Pragmatizm değildir. Çünkü pragmatizmde inanılan bir şey hakikî olmasa dâ, insanı avuttuğu takdirde, buna cevaz vardır, din gibi... Halbuki biz îUİtf bu fiirfrde değiliz. Bfei. yalnız avutmaktan başka hakiki kıymeti olmıyan inançları hakikat diye kabul edemeyiz. fOnunBçin pragmatizm sakattır. Mazinin yadigarı olan 'softa zihniyetinin tesirini
garbın softa zihniyetini aksettiren eserle-. re karşı gösterilen alâkada da görüyoruz. İnsanı anlamak hususunda ilmin kifayetsizliğini göstermeğe çalışan Bergson, AJexis Carrel gibi mütefekkirlere karşı bazı geri muhitlerin gösterdiği sıcak kabulde, iyiee araştırırsak, softa zihniyetin izlerini buluruz, insan ilimleri sahasında da ikilik güden «Tabiat İlimleri» mctodla-nna karşı «Ruh ilimleri» rnetodlannı ayrı bir araştırma yolu olarak koymaya çalışan romantik Alman mütefekkiri Spran-ger’i büyük bir ruhiyatçı olarak sunmağa çalışan eehitlerin kökünde de bu softa ruhu vardır. Bir mütefekkirin Garbta tanınmış olmadı onun mutlaka softalıktan uzaklaşmış olduğunu isbat etmez. Bunlar garbta İlahiyat fakültelerinde, kiliselerde can kurtaran hizmeti gören tiplerdir. Âlimin olanla bitenle, müşahhas hayatla nekadar ilgili olduğunu, büyük âlimlerin hayatları gösteriyor. Meselâ Galilee, Helmholtz, Fre-ud bühassa fikirleri bahis mevzuu olunca, derin hassasiyet gösteren insanlardı.
İlmi objektiflik ye bitaraflık hakikat karşısında derin heyecanlar göstermemek demek değildir. ilim objektifliğinin ve bitaraflığının taleb ettiği şart duyulan heyecanların, hislerin insanın kendine ait olduğunu bilmesi ve bunu vardığı hükümlere karıştırmamasıdır. Kendi gözlerimizle gördük: Bugün dünyanın belki en büyük dimağ fonksiyonları araştırıcısı olan Amerikalı Profesör Lashlcy. şartlı refleks araştırmalarıyla bütün ilim dünyasının gözünü kendi üzerine çeken Sovyet fiziyoloji bilgini Pavlov ve kendi memleketinde müdahaleye uğramadan hakikat peşinde gidemiyeceğini anladığı için, kendi arzusuyla, memleketi olan Alman-yayı terk eden büytlk Alman ruhiyatçısı Köhler gibi bilginler kendi nazaıiyelerine dokunulduğu zaman İnsan hassasiyetinin en derinlerini gösteriyorlar. Fakat, buna rağmen, muarızları objektif bir delil gösterdiği zamıın bunu kabul ebmemezlik etmiyorlar. Görülüyor ki hakiki ilim adamı-
nın karakteri heyecansız, «öyle de olur, böyle de olur» diye kokmaz bulaşmaz bir vaziyet takınmak, sonra da ilim pozu, takınan softaların yaptığı gibi günlük hayatında kendi refahını ve yükselmesini, verdiği bütün hükümlerin mihveri yapmak değildir. Kendi zevkimiz, refahımız, yükselmemiz mevzuu bahis olunca gösterdiğimiz şiddetli hassasiyeti hakikat karşısında gösterebilirsek ilim bakımından niçin menfi bir harekette bulunmuş olalım?
Modern mânada ilim gelişmemiz, hakiki mânasıyla, cumhuriyet devrinde başlar. Ondan evvel terbiye sistemimizde dinle dünya, garip bir halita halinde, yan-yana bulunuyordu. Modern mânada gelişmemizin henüz başındayız. Bize nazaran ilimde ileri bulunan şu veya bu memleketin kötü ve zararlı hayranlığına kapılmaktan kendimizi kurtarmak, kendimizi o memleketin düştüğü veya düşebileceği görüş darlığına kaptırmamak için bu başlangıç durumunda hiç sarsılmamak üzere iman etmeliyiz ki ilim beynelmileldir, hiç bir milletin imtiyazlı nıah değildir, devir devir, safha safha muhtelif milletler, muhtelif zümreler onun gelişmesin,- hizmet etmişlerdir. İlim beynelmileldir demek basit bir iıaldkatm tekrarı gibi -görünebilir. Fakat lııı hakikati her zaman tekrar etmek, demagojilerin eksik olmadığı bu karışık yıllarda bir zaruret halini almıştır. Son yıllarda ilimde en ileri bazı memleketlerde bile bu hakikattan saptldığı görülmüştür. Meselâ, erbabınca Newtoı 'dan sonra fizi-ğin belki en büyük siması olarak tanınan Einstein fiziğine yahudi fiziği denmiştir. Yirminci asrın, hiç şüphesiz, en büyük başlarından biri olan agrcüd’un eserleri millî tüm» ruhuna muhaliftir diye büyük şehirlerin büyük meydanlarında sürü coşkunluğu ile yakılmıştır. Bu yüzden medenî milletlerin toplandığı ilim kongralarında, bilhassa insan ilimleri sahasında, daha kökten olan otarşi fikirlerüıe bağlı olarak, ilim otarşisi davasını güden Alman ilmi ciddiye almnıazbir lıalc gelmiştir. Bu
178 '
memleketin hakikati her şeyden üstün tutan bazı öz evlâtları bile memleketlerinden ayrılmak zaruretini duymuşlardır. İlmin beynelmilel olduğunu hergün tekrar etmeğe ihtiyaç vardır. Çünkü bir tek büyük ilim memleketinin körü körüne avukatlığım yapanlarımız, ilmin yalnız oradan alınabileceğine inananlarımız vardır. Burada bunun hissi ve ideolojik sebeblerine girmi-yeceğim. Bu insanlar bilhassa mesul kültür mevkilerinde bulundukları zaman bu kör hayranlığın tesiri altında yaptıkları tercihler ve aldıkları tedbirlerle çok zararlı olabiliyorlar.
Mevcut ilim bütün dünyanın bilgi hâzinesidir. bütün insanlığın malıdır. Bugün dünyada ilim ışığım ileride tutan bazı mü-letler var. İlimde onların üeride bulunması kendi hususi kabiliyetlerinde ve yahut onlara hususî olarak verilmiş bir imtiyaz değildir, bir tesadüf eseri de değildir. Bunun sosyal, iktisadi, coğrafi şartlan vardır. Netekim bu şartların tesiri altında, muhtelif memleketler muhtelif zamanlarda ilmin ön safında bulunmuşlardır. Fakat bu şartlar değiştiği zaman tereddi ederek geri kalmışlardır. Bizim de insanlığın bu ileri ilim kervanına katılmamız için yegâne çare,'şimdiki cehitlerinüzı. artırarak, dünün mirası olan softa zihniyetini büsbütün boğarak, bu beynelmilel ilim seyrine uymak, ona ayak uydurmaktır. Bununla, memleketimizin imarı, teknikleşmesi daha rasyonel bir hale girecektir.
Şimdi bu yazıda asıl belirtmek istediğim noktaya geliyorum: İlim yapmak demek araştırma yapmak demektir. Umumi ilim kitaplarından insan, bu kitablar iyi ve yeni ise, ilminio sahada vardığı kanunları, hakikatleri öğrenir. Bu hakikatler bir günde gökten zenbille inmiş değildir. Bunların her birinin hattâ en küçük gibi görünen hakikatin arkasında büyük bir bilginin yahut bir ç.o|t bilginlerin uzun belki de bütün hayatlarım verdikleri araştırmaları vardır. İlim yapmak demek araştırma yapmak demektir. Araştırma yapmak ise
umumi ilim kitablanndan. ansiklopodiler-(ipn, hattâ meteodoloji kitaplarından öğrenilmez. Bunun için, yapılmış iyi araştırmaların üstünden, şartlarıyla, teknikleriyle, yürütülen münakaşalarıyla, ihtimamla geçmek icap eder. Araştırma yapmak için bu da kâfi değildir. Araştırmaların doğması için ciddi, bir araştırma havası meydana getirmek lâzımdır. Halbuki bizim terbiye ' sistemimizde, hattâ üniversite seviyesinde bile talebenin şahsi çalışmalarına yer vermekten ziyade, çok ders vermek, çok malûmat vermeğe çalışmak esası hâkimdir. Onun için yetişen gençler kesilmiş, biçilmiş bir surette yalnız verilen dersler, kitablar veyahut vazifeler üzerihde şuradan şuraya kadar öğrenmek yahut hazırlanmak yoluna dökülüyorlar. Bu ise araştırma ruhunu teşvik eden, geliştiren bir hava değildir. Bugün dünya felsefe âleminin en tanınmış şahsiyetlerinden biri olan, bu şahsiyetiyle İstanbul Üniversitemize kıymet vermiş profesörlerden biri olan (çünkü bir üniversitenin hakiki kıymeti ancak araştırmalarıyla mensub oldukları bilgi sahasında bir kıymet teşkil eden profesörlerinin adediyle ölçülebiliri ■' Profesör Reichen-bach bunu tekrar tekrar söylerdi. Profesör Reichenügçh «Talebeye üzerinde çalışması için vazife verdiğim zaman ekseri talebeler gidip bibliyografi aramıyorlar. Hangi kitapları okuyacaklarını, hattâ bu klla-ruı hangi fasıllarım okumaları icabettiğini soruyorlar» derdi. Derhal tasrih etmeliyim: Profesör bunun, talebelerin kabiliyetsizliğinden mütevellit olmadığını, fakat gene ellerine aldıkları mevzular üzerinde kendi kendilerine işliyecek bir surette yetiştirilmemiş olmalarından Beri geldiğini söylerdi..
Memleketimizde, son zamanlarda, bilhassa üniversite muhitlerinde bazı araştırmalar çıkmaya başladı. Burada tercümeleri ve umumî ders kitablarmı kasdetmiyo-rum, bunlar araştırma sayılmazlar. Gün geçtikçe, şüphesiz bu araştırmaların sayısı artacaktır. Bu araştırmaların kıyme
179
tini tartmak hususundu hatalı hükümlere saplanmamız çok mümkündür. Buraca his» aî âmiller, dostluk amilleri, ilmi klişeler ve kalıplar arkasına saklanarak poz alanların, kendilerini satış hünerleri, rol oynıya-bilir. İşin esasını bilmiyen, bilmedikleri için bu gösterişlere kapılanların meddahlıkları ortaya şişirilmiş kıymetler çıkarabilir. Onun için hakikaten kıymeti olanla olmayan araştırmaları birbirinden ayırt etmek için bugün yegâne çare yapılan araştırmaların hülâsa veya tamamlarını beynelmilel seviyede bulunan ilini muhitlerine takdim etmektir. Beynelmilel seviyede bulunan ilim muhitinde kabul olunacak yahut üzerinde münakaşa uyandıracak araştırmalarımız hakiki ilim gelişmemizin delilleri o-lacaktır.
Buraya kadar kısaca hülâsa ettiğimiz başlıca fikirleri hep bir arada olmak üzere göz önünde tutalım: bundan mühim bir netice çıkacaktır. Gördük ki ilim beynelmileldir, nekadar ilerlemiş olursa olsun, şu veya bu milletin imtiyazlı malı değildir. İlim, hakiki ilimle ve araştırma ile alâkası olmıyan bazı zevatm-jt, zannettikleri gibi hayatla ilgisi olmıyan,Ü fonksiyonu yalnız birkaç kişiye parlak söz söyletmek, mevki temin etmek olan bir lüks değildir. İlim yaşamak ve daha iyi yaşamak ihtiyacından doğmuştur. Onun, hasbiliği hayatın seyriyle ilgili olmamasında değildir, onun hasbiliği bazı kalantor zevatın yapbğı gibi günlük hayat rüzgârlarına göre her an dümen kırmayıp her ne bahasına olursa olsun sürekli lıakikatler aramasmdadır. .Sürekli hakikatlara ancak hayatın başka sahalarında türlü türlü fırsatlar koli anlamakla, sürekli araştırmalara hayat vakfetmekle varılabilir. Memleketimizde ilmin geüşebümesi için zaruri olan ilim ahlâkı budur.
öz gerçeklerimizi tetkik etmek suretiyle pekâlâ alemşümul hakikâtbra varabiliriz. Çünkü gösterdiği hususiyetlere, çeşitlikle-l’eynelmilel olan ilmin bugünkü duru- re rağmen,'hig bir memleketin insan Ve mu bize büyük haşan imkânları veriyor, tabiat realitesi mahiyet Sfibariyle başka Tabiat ilimleri alanında üim bugün çok memleketlerden farklı'değildir. Böyle ol-ilerlemiş bir surumda bulunuyor: Radyo- saydı herhangi bir memlekette bulunan lanmızın başında, tayyarelerin günden gü- hakikatin başka hiç bir memleket için ca-ne gelişen tesirinde ilâh., bımu idrâk edi- ri olmaması icabcderdi. Vak’alar bize bu-
yoriız. Buna rağmen cemiyet ilimleri, insan ilin..eri için ayni şeyi iddia edemeyiz; Tabiat kuvvetlerine oldukça hâkim bir durumda bulunduğumuz halde insan ve cemiyet ilimleri sahasında oldukça geri bir durumdayız. Avrupa ve Amerika cemiyetlerinin zaman zaman ve şimdi içinde yüzdükleri sefaletler, zıddiyetler bu nun delilidir. İnsan yıldızlara, tabiata karşı bitaraf, objektif bir iüm va.iyeti takınmayı nisbeten daha erken tarihlerde elde etmiştir. Kendi kendine gelince, daraltıcı geleneklerin, saptanılmış akidelerin tesiri, hakikatlan oldukları gibi insanların önlerine sermede kendileri için zarar gören zümrelerin zoru altında cemiyet ve insan münasebetleri hususunda bu bitaraf hakikat severliği gösteremiyor. Gösteremediği için bugün garpte bile, İngüterede. Almanyada. Fra nsa da, Amerikada insan ve cemiyet ilimlerinin durumu, tabiat ilimlerine nisbetle, çok geri bir vaziyette bulunuyor. Onun için, tnsan ve cemiyet ilimleri bakir imkânlarla doludur. Biz de büyük cehitler sarfederek nisbeten kısa bir zamanda bu alanda haşan gösterenler araşma geçebiliriz. Fakat bunun için evvelâ, içlerine kapanmış, geniş insanlık ailesinden ilgilerini kesmiş faşist rejimlerin tesiri altında, ileri sürülen; «Dünya ilminden ayrı bir millî ilim yapalım; gibi saçma id-ıhaları kökünden atmak lâzımdır. Çünkü hususi vakaların hakiki ilim payesine varan ilmi olamaz, olsa olsa bunlar günün ih-tiyaçlanna cevap veren ampirik neticeler olabilir. Fakat bunu söylemek kendi öz gerçeklerimizle meşgul olmıyalım demek değilc£&fcBilâkis evvelâ ilmin vardığı usullerle, tekniklerle mücehhez olarak, kendi
180
ııı.u :■ gösteriyor. Bu ruhla yapılacak araştırmalar bizi yalnız beynelmilel Hini kervanına katmakla kalmıyacakttr, ayni zamanda «sınıfsız ve İmtiyazsız bir millet» olmak, ahenkli bir cemiyet kurmak yolundaki ülkümüzün reel şartlarını dâ Öğretecektir. Reel şartlarım temellerine koymj-yan ülkülerin akıbetinin nckadar feci olduğunu tarih boyunca görüyoruz.‘Meselâ, bütün dünyaya hürriyet, müsavat, kardeşlik ilân eden Fransız İhtilâli, reci şartlarını hazırlamadığı vc o günün durumu içinde, belki de hazırlaması mukadder olmadı-ğı için, ilân ettiği bu yüksek prensiplerden aykırı akıbetlere düşmüştü. Medrese zihniyetini tamamiyle arkada bırakırsak, sürekli hakikatlar peşinde sürekli araştırmalar yaparsak, günün esen rüzgârlarına ehemmiyet vermeden hayatlarını araştırmalara vakfeden arayıcılarımsan sayısı
çoğalırsa, kısa bir zaman içinde hem beynelmilel ilim kafilesine ayak uyduracak bir duruma girebiliriz, hbm de insanlar arasında zıddiyetler, uçurumlar bulunmı-yan ahenkli bir cemiyet kurmak yolundaki ülkümüzü dalla iyi gerçekleştirebüiriz, çünkü ilim, gayesi insanlara parlak sözler söyletmek, sun'i ve hayatla ilgisi olmayan tecritler yapmak olan bir lüks değildir. Bugünün dünyası içinde ilimde milliyetçiliğin hakiki karakteri, ilimde gelişmemizin ^cel şartı budun.
Bütün bunların da kökünde ilim adamlarım vc araştırmaları çerçeveleyen İçtimaî ve İktisadî âmiller vardı ki, gözle görünmese de, onların üzerinde mevzu ve yön tayin edici kesin bir rol oynar. Bu konu Adımlar’ın ilk ve geçen sayısında Behice Sadık Boran tarafından incelenmişti.

TUSTAV
Hilmi Ziya Ülken gecen yazısında ilmin Gelişmeleriyle birlikte tarihin nihayet nu suretle hakikaten İlmi bir yola girdiğini İzah etmişti. Bu yaramda tarihin hakikaten ilmi bir hale gelmesinin önüne dikilen bazı içtimai engelleri incelemekte ve tarihte ilmi ve tarafsız görüşün hâkim olmasının zaruretini belirmektedir.
İLİM KARŞISINDA TARİH
Profesör Hilmi Ziya ÜLKEN İstanbul Üniversitesi
Yeni ilimle ne şekilde uzlaştıklarını gördüğümüz tarih anlayışının insan bilgisi içerisinde gerçek yerini bu kadar geç almasındaki sebep yalnız bu uzlaşma eksikliği değildir. Vakıa o, btltün devirlerde ilim ve felsefe hareketlerinden daha geniş olan ve tam bir devri temsil eden dünya görüşleri içerisinde yer bulmuş, onlarla uzlaşmıştır. O suretle ki bu dünya görüşlerinden lıer -birinlrt Uygun (eohrent) sisteminde tarih görüşü de onlara uygun bir zaman sezgisi ve bir nevi izah şekli göstermektedir.- ■» . i
insanla varlık arasındaki münasebetin idrakine ait Olan bu dünya görüşünün nasıl geliştiğini burada inceliyecek değilim. Yalnız türlü devirler ve medeniyetlerde bir birine indirilemiyecek kadar belirli vasıflarla üç tip ayumak mümkündür. 1) Bunlardan birisi süjenin obje isinde erimesi, insanın kendini varlıkta 'eritmesinden başka bir şey olmıyan mistik dünya görüşüdür. Orada insan arzu ve meyillerini mutlak bir varlığın iradesine karıştırmıştır. Şüphe yok ki bu mistik görüş her zaman ilinden önce değildir. O bazan ilimle birlikte hattâ ilimden sonradır (1).
(İ) İlimden ör.cekl mistik temovüilere pek cok misal verileli *r‘ îtimle beroa^ol^rvMofeb-roneho. Pscat ve diqer occşajovlisielorde öörü-vorbz..l||mdenpşoru(ı.Ajanım J. M.-fiplwi.a Berşsorı uibi fllasoPo'in mKıtıkrplığı' asmak! Içlmycpi^lan felsefi aoyrette oörterebiiirlz.
1 VJ o
182
Bundan, dolayı onu ilmi izah eksikliğinin sonucu gibi görmekten ziyade çok umumi bazı içtimai ihtiyaçların elverişli ferdi yapılar ve istidatlar tarafından ifade edil-mesile izah etmek doğru olur.
Mistik dünya görüşü orta çağ gibi büyük bir insanlık merhalesini kapladığı gibi, modern devrin içinde de türlü türlü zamanlarda atta kalan veya tepki halindi yeniden meydana çıkarmak sııretile yer almıştır. İşte bu özel dünya görüşünün kendisiyle tamamiyle uyuşmuş bir de tarih görüşü vardır. Orada tarihçi sanki geçmi-tarafmdan kavranmış ve yutulmuştur. Tarih oluşunda insan iradesinin ve bugünün hiç bir yeri yoktur. Vakaların zincirlenmesini tarihi kaderin eseridir (1). Bu kader, mutlak iradenin siafha safha gelişmesi, önceden yazılmış olan şeylerin sanki bir, bohçanın 'açılışı gibi birer birer meydana çıkışıdır. Bu dünya görüşünü cn iyi temsil eden tarihçi, Eossuet’tir. 17 inci asır occasionalismeyini tarih görüşüne tatbik eden bu büyük tarihçi Discours sur I’histoire üniverselle'inde bütün dünya tarihini tanrı iradesinin gerçekleşmesi diye göstermektedir. Islâm «vahdeti vücut» unda Muhittin Arabi bu temayülü en yet-
1 (I) Falâîîlö hidw:(|i.c yeva predestlnatlon his-
rarigue. / W W /
kin bir şekilde ifade etmektedir (2).
Son şenlerde Seeberg tarihle tanrı anlayışının münasebetini incelerken bu probleme dokundu (3). Mistik tarih görüşü, tarihin insan bilgisi içerisinde gerçek rolünü oynamasına engel olmuştur. Çünkü burada kader denilen «önceden çizilmiş bir plân» a göre bıTgeçmiş . gelecek zinciri izaha kalkılmış olduğu için, her şeyden önco tarihî oluşun gerçek sebeplerine so-kulfrıaya imkân kalmamaktadır. Ondan sonra mistik tarih görüşü insanı geçmişin kölesi haline getirdiği için fikir terbiyesi bakımından da onu değerden düşürmektedir.
2) İkinci tarihçi dünya görüşü süjeyi objeye indirmekten, insanın varlığı kendine bağlaması vp kendinde görmesinden başka bir şey olmayan romantik anlayıştır. Bu unlayışta insan, kendi temayüllerini çok büyülterek onları bulun evrensel görüşünün mihrakı haline getirmiştir. Romantik dünya görüşünde bütün varlık benin etrafında dönmekti ve ancak «ben» c göre yer ve değer almaktadır. Romantik görüş de öteli i görüş gibi, tarihin türlü devirlerinde z iman zaman meydana çıkmış ve kaybolmuş olup (4) oa dokuzuncu asrın milliyet nareketleri bunlardan birisidir. Biz onu burada belirli bir tarih devresine ait olalı dar anlamında değil, fakat bütün bir beşeri temayülü gösteren geniş anlamında alıyoruz.
'.â MuhlhiıflBkrcb’nin. fûsüsrol-hoklm' '•> do her ioııl bir nevaarhn.'O tahsis edıinfls o:up bt- surelin eser âdeta pan'.o’st bir "Mukadd- Tcı-r’h„ halini almıştı ç.Y,* >
|3| R,'Seebeı(t.Qfe Geschichîe und Goll iBonr 1928).
;4| Bu it'baı ia türlü medeniyetlerde bu romantik jesti bu İn ak kabildir: ıniinhtcutja, ,.£$,kı
Yu nar.: farda iccı-^bîyûîın nu!^Wwr’’3ö?ho'5frtd&f''‘Ğ'/ il (Himaî şeriat romentu dizıva oöfûjûı.j atr Öu.'mokfan’.Uyü(^tpopeelisrBe“İFlın-* din Mahdba’O’osı. İrsen scrnuıgcs^oibll roman-Vlk-rçıh, İnsanın «niûbalâ^calafidtjMm» deaerî çyk-ber rizdlr. .
Romantik tarih görüşünde tarihçi bu dünya görüşüne bağlı olarak - geçmişi kendine irca eder. Ona göre bütün geçmiş ancak kendi bakışma vc kendi anlayışına göre tefsir edilmiştir. Bu gelişi güzel sübjektif bir göriiş değildir. Fakat tarihi oluş içerisinde geçmiş - gelecek zincirini takip edecek yerde, bütün izahlarında geçmişi bugüne irca etmeye, âdeta kendi görüşünün bütünlüğü içinde geçmişin bütün değişiklik ve zenginliğini silmeye çalışan bir anlayıştır. Romantik tarih görüşüne en giizol örnek Fransada Michelet’nin eseri ile Almanyada Schiller’in, «Otuz Yıl Savaşı» veya Treitchke’nin Alman tarihidir (1). Son senelerde Almanyada Wirth'in Geitcs Urheit geschichte des Menscheit adlı eseri de tam bu karakterde bu teşebbüstür. Bu eserde bütün dünya medeniyetinde bir çok milletlerin ve hele eski şark kavimlerînin büyük rolü inkâr edilerek dünya medeniyetinin - yanlış olarak - cermen-lcr tarafından vücude getirildiği iddia edilmektedir. Bir çok tarihi devrimlere göz yummak ve bazılarını da son derecede büyültmek üzere meydana getirilmiş olan bu eser romantik tarih görüşünün, çok ileri götürülmesi zararlı örneklerinden biridir.
3) En sonra başka bir tarih görüşü ile karşılaşıyoruz ki, bu da süje ve obje arasında tam bir uyuşma üzerine kurulmaktadır. Burada insan, varbğı kendine indirecek veya onun tarafından yutulacak yerde yalnızca varlığın gerçek üzerine nüfuz edebilecek bir tarzda onunla uyuşma haline gelmiştir. Realist dünya görüşü diyebileceğimiz bu tipte (2) tarihçi de ayni karakterleri taşır. O artık ne geçmiş tarafından
I" Aniûîr.e Gu’lkınd: ItAlleıraane no-jvelle ot ses hhtoriens. Müellif bv eserind i 1? uncu asır Al-manvaaa yetemlş Ranko, TrO-ehke, «Mommser. Tsiîcbul.r, SretPİ' C*b*' bûyûk möver rihlori ve önerlerin anlatmaktadır.
lÎTtarM rrtaddetr'tk, posffTv s-nc görüşleriyle beraber her türlü -felsefi endişeden uzak ve sırf ..obtekfibolrrıok jcdıostışdo olam£h. Scıonobos o’bi mü-Arihlerln 0ÖrüşünS«e buAümreve sokabiliriz
183
idare edilmekle, ne de geçmişi kendi hükmü altına almağa çalınmaktadır. Fakat onun hedefi yalnızca çok karmaşık ve izahı güç olan Jıaii aydınlatmak için geçmiş-bııgün zincirinin bütün halkalarım birer birer incelemek ve önceden verilmiş İliç bir hükümle bağlanmıyarak tarihi oluşun bütün âmillerini meydana çıkarmağa çalışmaktır. İşte bugünkü insan bilgisi içerisinde gerçek rolünü alan tarih görüşü budur.
Realist tarih görüşü, modem felsefe ilimle aykırılıklarını büsbütün halletmiş ve bilgi içindeki yerini ve sınırını çizmiş olmadığı için henüz bu tipin yetkin örneklerini görmüyoruz. Şüphe yok ki, o daha deneme safhasındadır. Verebüeceğimiz misaller arasındaki esaslı ayrılıklar bu yetmezlikten ileri geliyor. Fakat bu misaller yeni tarih anlayışının ilerisi hakkında hiç bir hüküm vermeye elverişli değildir. Çünkü bir taraftan yeni fizik ve yeni mantık felsefi görüşlerde esaslı değişiklikler yaparken, ayni sırada bu değişmelerden müteessir olan yeni bir tarih felsefesinin doğması eski ilim zihniyeti ile vücude gelmiş olan tarih görüşü ve nıetodlan yerine yeni ve daha etraflı tarih görüşü ve metotlarının geçmeye başlaması zaruridir.
Bugün realist tarih yolunda, bacıca üç tipe rastlıyoruz: 1. Bunlardan birisi Wili-am Bankroft'un sentetik tarih idealidir 11 Bu teşebbüs bir adam tarafından ■ bütün sentetik tarihin yapılması esasından hareket eder. Bu telâkkiye göre Değcartes’in dediği gibi bir ilmin türlü parçalarının türlü insanlar tarafından vücude getirilmesi ilimde aranan bütünlük, uygunluk ve düzeni bozacak vc ayrı ayrı mizaç ve görüşlerin eserleri birbi ı lerije hiç bir zaman uzlaşa-mıyacaktır. Bankroft bil teşebbüs için büyük biç servet vakfetmiş, bir atlnntik tarihi vücude getirebilmek için, ilgili bütün memleketlerde şubeleri olan cok geniş bir organizasyon yapmıştır. Bu teşebbüs, ide-
ni VVliîom Bonkroft'ur. »seri lıckkındo muallimler bvliöt mecmuasında lor âorjanerl BavEmir Âlâ lorafındor ır.'âle
I
al yetkinliğine rağmen bu kadar bol madze menin bir elde birleştirilmesi ve kurulma sına imkân vercbüccek bir halde değildir.
II. İkinci bir tip, davası ve prensipleri Hcııri Becr tarafından ortaya atılarak büyük bir âlim zümresinin ayrı ayrı gayretleriyle tamamlannııya çalışılan Evolutlon de l'Humanite serisinin teşebbüsüdür. Bil te-teşebbüs de - ayni suretle - oldukça etraflı realist tarih görüşü ile yapılmaktadır. Bunlara göre bu kadar geniş fikrî bir teşebbüsün meydana çıkarılması yalnız malzeme toplamaktan ibaret değil, fakat asıl sentez yapmak ve kurmak olduğu için onun tek kafadan çıkması imkânsızdır. Birleşik me-todlâr gütmek ve birleşik ilkelere bağlanmak şartiyle ayrı ayrı insanlar tarafından yapılan eserler pekâlâ uygun bir bütün meydana getirebilirler. Bu teşebbüs çok ilerlemiş ve hemen hemen en mühim parçalarım vermiş olduğu İçin, eldeki tecrübelerle hükmedilebilir ki vadedilen bütünlük ve münsecimliği temin edememiştir. Her parça ^yni kuvvsltç olmadığı gibi, görüş tarzları ve usuller de her tarafında ayni değildir.
m. Üçüncü tip, Almaııyada Problein tarafından neşredilen tarih serisinde başlı-cıı örneğini gördüğümüz tarzdır. Burada esas, önceden plânı çizilmiş bir bütünün bir heyet tarafından birlikte meydana getirilmesidir. Böylece, müverrihler, her zaman birbirlerini kontrol edecekler ve sürekli toplantılarla görüş, metod ve çalışma yolundaki bütünlük ve münsecimliği koruya bileceklerdir. Bu suretle vücude gelen eser ııe birinci tipte olduğu gibi yapı vc senti hususunda zorluklarla karşılaşmakla ne de • ikinci tipteki gibi görüş ve metod ayrdık-lıtrının yüzünden insicamsızlık tehlikesine

İHm kflrşısınHjı'tarihin kazanmış olduğu bu yeni gelişmelere rağmen, ilim ve fel-sefg. kültüründen uzak kalan yahut temelsiz propagandalara; âlet olaıı bîr çok mü
134
verrihler hâlâ bu esaslı yoldan habersiz, gö-rünmektedirler. Onlar, bugün hiç bir değeri kalmamış olan eski tarih felsefelerine saplanarak tarihi ölü bir zihniyet içinde boşuna izaha çalışıp duruyorlar. Bu geri zihniyetteki tarihçiler arasında bilhassa iki tipi belirtmek doğru olur: Bunlardan birisi İbni Haldun mirası olan uzviyetçi tarih görüşüdür. Bugün de hâlâ OsmanlI müverrihlerinin arta kalanı bizde «azamet devri, inhitat devri» gibi bu görüşün arta kalanlarına rastlânmaktadır. Garpte O. Spengler ayni tipin son mümessili olarak gösterilebilir. İkincisi Herder’ln tarihi tipler telâkkisinin türlü şekillerde devamıdır. Buna göre her tarihi tip insanlığın ayrı bir tecrübesi, umumî tekâmülden ayrı, kendi başına orijinal bir teşekküldür. Bu görüş Fichte'in Normal Volk nazariyeşi ve daha sonra Gobincau'nın «Üstün ırk» tçlâkkisile karışarak tarihin ırkçı görüşü halini almıştır. Bir çok romantik milliyet anlayışları içinde heyecanlı taraftarlar bulan bu görüş tarihingerçnkanlşvnşmn tamamiyleaykırıdır. İrkçı görüşün doğru olmadığını burada ineelemiye nıevzunmuz elverişli değildir 111. Yalnız şiı kadar söyliyelim ki tarihî tip veya ırkçılık telâkkisi tamamiyle fauferci statik olduğu lıalde, realist bir tarih görüşünün determinist ve dinamik olması lâzımdır Böyle bir görüş insan cemiyetlerim kesin hatlarla birbirine kapalı daireler alinde değil- fakat daima birbirile münş.-.ebette III "Icfiıııcl coktriher tarihi., nce ont-opolcıı'' eamivaı nozarvesi tadını b-j mŞrâua ovuo -n. Muzaffer Serif'v jdt Psikalo s kitabına bal
olan ve münasebetlerin karmaşıklığı nia-betinde gelişen teşekküller halinde tetkik eder. Halbuki gerek uzviyetçi, gerek tipçi tarih görüşleri bu gerçeği kavramak kudretinden tamamiyle acizdirler. «Manevi ilimler» cereyanının başında bulunan Dilt-hey’in tarih görüşü de ayni suretle tipçi (typhologique) bir görüş olduğu vc tarih sahasında her türlü objektif, ilmi ve tabii izahı imkânsız saydığı için ötekiler gibi kaderci, statik, İlim dışı ve geri bir görüş.ola-rak vasıflandınlabilir.
İlmin her şeye muktedir olmadığını, «ilmin artık iflâs ettiğini», «tabiatın nüfuz edilmez sırları» yüzünden metafiziğe tok-rar kapı açıldığını iddia eden hayalperestler için bu yol elbette en müsait yoldur. Onların tagih anlayışı eski çağlarda olduğu gibi, miisbet ilimlerin en fazla inkişaf kazandığı ve insan bilgisinin muhtaç olduğu temelleri veren bir devinle de yine geri zihniyetlerinin icabcttirdiği böyle bir anlayış olacaktır.
Fakat memleketimiz gibi taze bir ruhla yeniden kurtulmak yolunda olan bir memlekette bu türlü anlayışlardan tamamiyle silkinmek gerektir Ne Naima'dan gelen kaderci tarih görüşünün, ne Hcrder-dea gelen tipçi ve ırkçı anlayışın rüyasına .mpılmamahdır. Gerçeğe karşı gözlerimizi kapatan ve bizi kısa bir rüyanın zevki içinde körleştiren her türlü huvali görüşleri silip atmak lâzımdır. Tarih: gerçeği, mezi-yeileri ve kusurlariyle beraber kavraması-r: bilmedikçe millete ve insanlığa faydalı olmanın imkânı yoktur.
185
AL MANYADA EKSPRESYONİZM
Liko AMAK
Devlet Konservatuvarı, Ankara
Aşağıdaki satırlarda Banat ve üslûptan az bahsedilmesini, buna mukabil Almanya için pek ehemmiyetli olan bir çağın düşünce alanındaki temellerinin o nisbet-te büyük bir yer almasını okuyucu mazur görsün. Sanat üslûptan, fikri ifade şekilleri, derinliklerde yaşayan cereyanların haricî görünüşleridir. Bu sonuneıınun tahlili, bize çok kerre, sanat üslûplarının nevi, değeri, oluşu, tekâmülü ve ortadan kalkışı hakkında, sanat eserinin estetik yahut teknik bakımlardan tahlilinden daha çok şeyler verir. Bu usulün tatbiki ekspresyonizmde büsbütün ehemmiyet kazanmaktadır, çünkü bu cereyan, daha tâ başından itibaren bir cihan görüşü olmak iddinsiyle meydana çıkmıştır. Gerçekten de, zamanı mızda aldığı şekil mütalâa olunursa, görülür ki onun bir kaç neslin yaşama durumu üzerinde derinlere giden bir tesiri olmuştur.
Bkspresyoııionin küllilik (kendi tabirinse «tolal» likı iddiaları, mümessillerinin bir çok program mahiyetinde ifadelerinden anlaşılmaktadır. Bu cereyan, başlangıcından itibaren cezri surotte yeni bir cihan görüşü telâkki olunmak ve bunu amelî olarak tatbik etmek istemektedir. Bunun için de, zihnî alanda önder olmak iddiasını ileri sürer. Netice olarak. Ekspresyonizmin bütün eserleri bir program karakteri taşımaktadır: t>ünlar*'j>i'rer uan. birer rpamphlct» tir. Bu siâder.- ekspresyonizmin resim ve musiki sanatları içııı de doğrudur. Fakat ı-skpresyonizmjn eş
derunî muharriklerini anlamak için programını göz önünde tutmak kâfi gelmez. Öyle ya, bir insanın kendisine dair telâkkisi, onun hakkında elde edeceğimiz toplu fikirde yer almakla beraber, o insan hakkında yalnız bu telâkkiye dayanarak hüküm verilmez. Onun için, fertte olduğu kadar topluluklarda da kanaatlerin, tüllerin (bu meselede sanat eserlerinin) ve bilhassa fiillerin tesirlerinin birbiriyle karşılaştırılması fevkalâde mühimdir. Fakat her türlii tahlilin başında, muayyen bir şahıs yahut cereyanın, üzerinde inkişaf ettiği tarihî zeminin tayini gelir.
Ekspresyonizm sırf Almanlara mahsus bir şey değildir. Başka memleketlerde de o ve onun muayyen neviler: (meselâ fütü-rizm) vardı. Bu hususta Almanya başlangıçta Fransadan mühim ilhamlar almıştır. Fakat ancak Almanyada kendi tabiri veçhile, etotal bir Tıarekrt» olmuştur. Başlangıçta cezri düşünen entelektüel-lerd.-n müteşekkil kapah bir çevre olan ekspresyonizm, birinci cihan savaşı esnasında vc bilhassa savaştan sonra inkişaf edip geniş çevreler içinde tayin edici 'tur unül halini almıştır, önce ekspresyonizmin. o çabuk ve kuvvetli inkişafını mümkün kılmış olan gıdanın yetiştiği ze-mini mütalâaedelim.
Alman halkının übcral ve terakki sever tabakalarının, uğrunda hemen hemen bir asırdanberi savaştıkları birleşmiş Alman devletini, 1871 yılmda burjuvazi, cn büyük ıııuârızıııın. yani Bismarkin. elinden hediye
186
olarak almıştır. Bu paradoks durum, devletin içten şekillcşmesi üzerine tabidir ki, tesirde bulunmuştur. Buna ilâveten devletin «Fikrin tecessüm etmesi» (Hegel) şeklindeki felsefi tefsiri, biç bir yerde Al-manyada olduğu derecede âmme şuuruna nüfuz etmemişti Onun için de, bizatihi gaye olarak alınmış devlete, ve onun icra organlarına saygı bu memlekette ifrat derecede gelişmişti. Bu durum, üstelik de yarı derebeyi, yarı burjuva olan Bismark devletinin dar bir konıpromi olmak mahiyeti damgasını yalnız taraftarlara değil, muhalefete de vurmuştur. En keskin tenkitçiler bile yeni devletin sosyal ve ekonomik temellerini münakaşa etmeği akıllarından geçirmiyorlardı: ancak bazı harle.1 görünüşlere hücum ediliyordu.
Bununla beraber, daha ilk zamanlardan beri yeni devletin içinde gerginlikler yok değildi; içeride, ağır sosyal çarpışmalara götüren işçi meselesi: dışarıya doğru da büyük bir imparatorluğun âdeta birdenbire doğmasından hasıl «lan gerginlikler. Menfaat alanları ve sömürgeler siyaseti, süratli bir ekonomik genişleme, vc bunlara bağlı olarak, dünya piyasalarında olan çekişmeler 1914 den çok evvel tehlikeli siyasî durumlara sebep olmuştu. Devletle ekonominin birbiriyle sıkı sıkıya bağlı olarak inkişafı, gittikçe inhisar aliına alınmış sermayenin hakimiyeti aftmdu orta ve aşağı tabakaların boyun eğmesi, sonra devlet idaresinin siyasî batandan kon-troldan mahrum olması, müphem olarak duyulmuş olmakla beraber umumî olan bir huzursuzluğa sevk etti.
Bu şartlar' altında cntellektüellere yeni vazifeler beliriyordu. Bir kere eski fikir hâzinesinin (ki en mlilıim ktsmr imparatorluğun teessüsünden evvel muhalefette bulunan burjuvazinin malı idi) yeni duruma göre ayarlandınlması; ikinci olarak da yeni şartlara temel işini görecek yen i bir ideolojinin işlenmesi geSy^du. Böylecc, bu devrin z.lljhilüiyntındh bu îfiakş^3ii'biz-met eden yem cereyanlara şalfit oluyoruz.
Münferit ilimlerin ihtisasçı araştırmalı! rı karşıdında pek elzem olan sentezi verecek yeni bir felsefenin aranması, diyebiliriz ki «ruzname» de bulunan ilk meselelerden biridir (Düthey, Husserl, Siınmel). «Parçalayan» psikolojinin yerine «anlayan» bir psikoloji geçiyor. Bir kültür tarihi, bir kültür felsefesi isteniyor. Bütün bunlar, eski şekilciliğin zıddına olarak -.muhteva» ya dayanmak isteyen doğması zaruleşmiş olan yeni cihan görüşünü temellendirmek içindi.
Fikir hayatında, yeni devlet ve cemiyet nizamına ait olaylar karşısındaki durum, bir yandan, medhcdici olmakla beraber, öte yandan da yukarıda zikrolunan şüphe götürmez sebeplerden ötürü, tenkitçidir. Fakat tenkit edenler, mevcut cemiyet ni-zamanın zemini üzerinde bulunuyorlar; cn-tcllektüel sanatiyle, hâkim tabakalarla birlikte ve onlar sayesinde yaşayorlar. En çılgın muhalif bile, açlıktan ölmek tehlikesini göze almadan cemiyetin temellerine hücum edem .. or. Fakat onun bu kadar ileri gitmesine ihtiyaç da yoktur: zira tenkitçi sıfatlle kendine yer edinmek için eukidep. bçri mevcut' romantik zemin emrine amadedir, İşte bu zemin daha fada inkişaf ettirilmekte vc savaşlar, mu-tad realiteyi ancak bozuk. müphem şekil-akBctliren bu hayalî âlemde vukubul-ıvktadır. Bunlar, entelektüelin, menfur realiteyi görmemek için yarattığı hayaletimle karşı girişilen savaş! irdir-.
Bu realite, gerçekten lıiç güzel değildi, ıiııu tasvir etmemize ihtiyaç yok. Çünkü ıı otuz yılın Almanya ve Avrupa tarihi, oiııın, içinde neleri sakladığım açıkça gös-, teriyor.
19 um ı asm sonu empresyonizmi dc. realizmi de insanların içinde bulunduğu şartlara karşı bir tepki ve tenkittir. Bunların birbirlerinden o kadar farklı olmalarına rağmen aralarında şu müşterek taraf vardır: Her ikisi de, fikir âlemlerinde, haricî realitenin bir kısSfiııı muhafaza et-ratktedir/ Hı-r iki istikamet de şüpheci.
187
içten emniyetsiz «fin de siâçle» (asır sonu) zamanına, «Unbehagen in der Kültür» (kültürde huzursuzluk) zamanına aittir, işte ekspresyonizm bu tenkidin şiddetlen-dirilmeni ve devamıdır.
Bu cereyan, zihinleri, ancak ihtilâl zamanlarında mümkün olan şekilde harekete getirmiştir. Şimdi onunla meşgul olacak ve bu münasebetle sözü bazan, mümessillerinden bir kaçına bırakacağız.
Ekspresyonizm kime karşı isyan ediyor? Hadsiz hcsabsız ifadelerden anlaşıldığı veçhile «burjuvalığa» karşı. O burjuvalık ki entelektüel İle sanatçının, şahsiyetini geliştirmesine mani olur ve umumiyetle, varlığın yüksek değerlerini kâfi derecede sövmez. Fakat, bütün fenalıkların müsebbibi olarak gösterilen burjuvalığın tarifini ekspresyonizm vermemektedir, veremez de... Çünkü, «saf ruh» un mümessili sıfatile maddî temellere inmekten çekinir. Böylccc, ekspresyonizm nazariyesi-nin çıkış noktası (kİ bunuıı sözü bol bol edilir) tamamen karanlık ve müphem kalmaktadır. Entelektüelin muharrik kuvvetlerini anlamaâığt iyice teşkilâtlanmış, makineleşmiş biç dünya içinde kaybolduğunu göstermeğe bu kâfidir.
Ekspresyonizmin «burjuvalık» methimin. onunla «dckaıkıriŞ*- m hamili ve rnüsel "i'ui kasdolunduğu .öz önünde tutulunca, bize daha vazıh görunür. Bundan kurtuluşfjııı resi olarak ekspresyonizm, kendi «hayatiyetini», «dinamizmini» ileri sürmektedir. Bu hastalık akli ırelerle yenilemez, çünkü «Oekadan», düpedüz müspet olandanSiaha akıllıdır, ondan çok daha bilgilidir. Hayal âleminin, içindett bir ok gibi uçup gittiği uçurumu bilir.. Dekadan ktlltür, menfinin yaşanmış lecnl besinin şuurlu »üretin kuv-vetlendirilmesindut. başka bir şey dcgİİ-dir» (Sydow).
O halde
ancak her ikisinin üstünde bsluffen bir şey - metafizik - işıry.(ııiyn!bnitŞ;Tî’akat metafiziğin de yeniden yajutıloıası lâzımdıİSvZi-
ra: «Dekadans, ferdiyetçiliğin, yani şahsî menfaatlerin keskince ayrılmasının bir neticesidir. Bunda da kazanç hesabı, metafizik duyguların son bakiyelerini kendine çekmiştir.» (Sydow).
Eskpresyonizme göre, hayatm böyle fakirleşmesine karşı yalnız bir ilâç vardır «Hayat iradesi, dekadansa düşmek tehlikesinden, hayatm iptidailiğine rücu yoluyla kurtulmak ister, tptidal hayat tecrübelerinin prensibi, yaşıyan vahdetin ayniyetidir. Dünya, bir topluluk, bir bütün olarak yaşanmaktadır.» (Sydow).
Şair G. Benn daha da gerilere gidiyor:
«Ah keşke la ilk atalarımız olsaydık, sıcak denizde bir çamur külçesi olsaydık !> sayıları istendiği kadar fazlalaştırılsbüen bu parçalardan şu nokta tebellür etmektedir: burjuva günlük hayat tarzının her şeyi öldürücü varlığından kurtuluş, metafizik diyarına iltica sayesinde olacaktır. Bu-iih ancak iptidaî, mantık - öncesi insan kadirdir; o halde, biz, bugünkü insanlar, onun gibi olalım.
Fakat bu bir anda olamaz, çünkü: «hayat iradesi, müsbete doğru, gerilere doğru giden yolu hemen bulamaz; o, kendisini tepesi aşağı mutlaka atmalıdır ki, ancak bu sayede yeni gerçek için lâzım olan kuvvet ve cesareti bulabilsin... Dekadan ruh hayatmm yeniden doğmasının neticesi, ıslahat değil, mistik zihniyete «iayanan ihti-«Imalıdır. (Sydow’un Ekspresyonizmin kültürü ve resim sanatı, adlı eserinden alınmıştır.)
Burada, hal çarelerinin en mühimlerinden biri, belki de en mühimi, açığa vurulmaktadır. Bu mutlak nedir! Zihnî tecridin bir mahsulüdür. Fakat mantıkî bir ameliye olan ve tipik olarak daima tekerrür J ndcnı methum kurmak maksadile toplayan tecridin mahsulü değil. Ekspresyonist tecrit. bir nesneyi, biitün müşahhas münasebetlerinden ayırmak ve onu, çıplak ve ynlhjz ‘ö&rak^ ferd^Şihnin'şeaf bir mahsulü olarak, değerlendirmek,ve ele almaktır.
188
«Rcel denen gey, dış âlem, vakıalar, onları ben tanıdıkça ve öyle olmalarını istedikçe dimağımda mevcuttur» (Flakc).
Sonra, (bir nesneyi, onun Kaosdaki başka nesnelerle hiç bir teması yokmuş gibi ele almalı, ancak bu suretledir ki onlar onu tanımaz, o da onlar üzerinde aksüla-melde bulunmaz. Elde edilenin Kaosa yeniden çökmemesi İçin miicerred olmak gerek» (Picard).
Burada, ekspresyonizmin düşünme tarzını, yaratma metodunu, hedefini en büyük vuzuhla görüyoruz.
Dünyanın bir Kaos olduğu fikri, yeni değildir. Bu mefhum, dünyanın burjuvaca mütalâasında ta eskiden beri mevcuttur. Fakat eski zamanlarda Kaos'sun faal insan eliyle işlenmesi, şekillendirilmesi mukadderdi. Fakat ekspresyonizm için Kaos, nefrete lâyık dış âlemdir. Kaba bir bayağılığa düşmemek için insan ondan haberdar olmamalıdır.
Ekspresyonizm, müşahhas mutalar dünyasından kaçar. Onunla meşgul olmak yüksek ruhlar için faydalı olmak şöyle dursun düşürücü, haysiyet kırıcıdır. Şairin vazifosi, dış'âlemin manasızlığı, ruhsuzluğu içine diktatörce bir manâ sokmalıdır Bu durumdan, entellektüelin. kendisin: ve hemcinslerini ezen dünya nizamı karsısındaki aczini anlıyoruz. Bu, bir deve jkuşu siyasetidir.
Ekspresyonistler, tecridin, bütün müşahhas tayinlerden kurtulmanın mahsulü ne »öz» diyorlar, Ekspresyonizmin jtezar-larında ve nazariyecüerind-e daima taslanan bir kelimedir. Özün kavranmasının vasıtası. aklın kontrolüne tâbi olmıyan|«özü görme» dlr. Yazı ve sanatla oııun şekillen dirilmesi vasıtası, ferdî bünye, ferdî yaratılıştır. Ve bu yaratılış sayesindedir ki «öz» canlı bir iıal alacktır.
Söylediklerimizi toplayıp elde edilen neticeye bakarsak, şunu tesbit edebiliriz. Ekspresyonizm eski îdralîznîflen ferdiyetçiliğin üstüne çıkmakla dünyayı kurtarmak ister. Empresyoıüştler, namuslu ,»üb-
jektivist sıfatiîc s âlemin bir kısmını vuzuhsuz olarak muhafaza ediyorlardı, halbuki cskpresyonizm objektiflik bahanesiyle dış âlemi tamamen ortadan kaldırmaktadır. O halde Ekspresyonizm bir «kaçma» ideolojisidir, yani göründüğünün tamamen zıddı! . s
«Saf öz» ile onun tasviri de, elde edilmesi istenmiş «muhtevalılık» ile tenakus halindedir. Saf hadise, ne tabiatta ne de cemiyette bulunur. Bütün nesneler, ancak başka nesnelerle bağlılıkları, gerçek varlığın münasebetleri sayesinde muhtevalarını, . mııayyeniyetlcrini kazandıklarından, tecrit ile elde edilen «öz» ün muhtevasız olması zaruridir. Münasebetleri, bütün nesnelerin gerçek hayat şartlarını görmek is-memek, İlliyeti inkârı tazammun eder. Bununla da ekspresyonizm, eski tasavvurları kurtarmak yahut yeni bir ideoloji yaratmak maksadile illiyeti red ve inkâr eden istikametlerde zemini hazırhyanlardandır. Ekspresyoıizm, varlığa ait bütün meseleleri gayri aklî ter sahaya kaydırmakta: böylece de, eski romantizmin yaptığından çok daha cezri bir şekilde hâl çaresi imkân-laıuıdan ıızal laktadır. Bunun içindir ki ekspres-, ■ . program yahut sanat ne-vin'l- n butun ıhıdelet inde J bir nevi fikir çelme İdeolojisidir. Bununla la esksperyo-nizm. görünmek istediği şeyle, - yani ihtilâlle - tenakus halindedir.
Edebiyat ve sanat eserleri, tabii, varlık karşımda ^Ekspresyonizmin aldığı durumun damgasını taşımaktadır. Muhtevanın bulunmaması ekspresyonistti. zaruri olan gerginlik imkânlarını başka başka yerlerde aramağa mecbur kılıyor. Ekspresyonist onlun- her şeyden evvel «harekctlilia» de btrlııynr, işte ekspresyonizmin kelime ha-zinesindi' sık sık rastlanan tşr kelime daha 1 ne paiıasına olursa olsun var olan bir hareketliliktir Ve neyin, nereye, nereden hareket eljigi du öğrenilmiyor. Edebiyatta, hareketliliğin hamili olarak söz, her türlü mânadan sarfınazar edilerek akla gelen lyj iştikamotfo isl.imal ve suiistimal edil
189
miştir. «Burjuva» mantık ve illiyet ekspresyonist için mevcut olmadıklarından mantıkî bir olayı ifade eden cümle artık hiç bir rol oynamamaktadir. Ekspersyonizmin en faal mücahidi olan Henvarth VValden: «Neden yalnız cümle kavranabilsin de kelime kavraııgmasınî» diye soruyor. Böylecc ekspresyonist edebiyat, nesirde olsam, nazımda olsun huzursuz, helecanlı, kelime sarhoşluğuna kadar yükseltilmiş safî bir süz sanatıdır. Bütün bunların gerisinde oldukça büyük bir ümitsizlik gizlenmektedir. Bunu, çok karakteristik olan şu parçadan da anlıyabiliriz: G. Benn, «Karandasch. adlı «Seri Dram» ında şöyle der: «Karan-ilasch, hayat denen şeyin ortasında durduğum zaman kullandığım bir yemin formülüdür; mânası da: sanki kelimelerin mânası varmış gibi., dir. Fakat biz buna artık inanmıyoruz. Burjuva dimağının, bin yıllar-danberi ruhunu sıkıştırarak bütün kelimeleri çözülüp dağılmıştır; fakat nereye gitmiş, onu ben bilmiyorum. Gevezelik etmeliyiz. çünkü yemek yemek lâzım; sıntma-lıyız çünkü zavallı serserileriz. Fakat Ka-randasch, o, bir kutudur, Kelimeler sıra ile düzenlenmiş her birinin altında bir küçük adam durur. Kelimeler işte şudur: Çam ağacının kırağısı, kaybolanların gölgesi, fakat eski, en esid kelimeler - Karanda.-:ı h Karandaseh..» 1 Jugün bize, zihninden hastı, birinin saçma sözleri gibi gelen bu parça ııın, izahı lüzumsuz kıldığı kanaatindeyiz.
Ekspersyonizmin başka bir sanat arası-tası da, birbirinden tamamen farklı,, sahnelerin, şekillerin, zamanların birbirine karıştırılması demek olan «Simultaniznı dir. Faksimile olarak gazete kupürlarınııı da (sahnede projeksiyonla) araya konması, sırf harici, huzursuz bir «hareketlilik gayesine hizmet etmektedir. Bu maksat için ilk çağ da kullanılmaktadır: meselâ Homeros katır,imanlarının modern büyük şehirde görünmeleri. Bu husustu A. Dublin’in, Alexsanderplatz adlı romanına bakınız.
Ekspresyonizm, meselesini»» (başka tür
lü olmasına da imkân olmadığı gibi - mii-cerred, cemiyet çerçevesine her türlü bağlılıktan mahrum olarak vazetmektedir. Meselâ: «maceracı» (K. Edsehmid’in sevdiği bir konu), yahut karı ile koca, fakir ile zenghı. nesiller arasındaki tezat (Ha-senclever, «derSohn») tasvir edilmektedir.
Ekspresyonizmi karakterlendiren mühim bir tarafı da bilhassa burjuvalığın tenkidinde. sık sık görjilen bohemvari hayasızlıktır. P'ınthsus'â göre ekspersyonizmin vazifesi, etraftaki gerçeği gerçeksizliğe tahvil etmek, ya (teknik, ticaret istatistik, sanayi gibi) ağır dolambaçtan dolaşmak, yahutta varyetcvarl hayasızlıkla cezbeye yükselmektir,»
Mantık dışı kalmak, kelime sarhoşluğu, gerçek zıddiyetlerin «düşüncesi ile yenilmesi»... İşte bütün bunlar her türlü makul düşüncenin reddine ve entelektüel tabakasının mühim bir kısmının bozulmasına sebep olmuştur. Böylece ekspresyonizm, korkunç bir istikbalin hazırlayıcısı olmuştur.
Birinci cihan harbi ve onun neticeleri o aralık Almanyada dahi hayatta kudretli bir âmil olmuş olan eskpresyonizmi bu hususta bir cephe almaya aevketmiştir. Bu cereyan, hayatı «bütün olarak şekillendirmek iddiasından dolayı bütün insanlar için pek mühim olan bu hadiselere gözünü yumamazdı. Umumî olan harpten yorgunluk hâdisesine uygun olarak, ekspresyonizm de yarışçı, aslî durumuna uygun olarak .la ihtilâlci idi. Fakat burada da her şeyi görünüşte kalmıştır. Çünkü ekspreyo-nizmin sulhculuğu, insanların muayyen şartlar içinde neden savaştıklarım, ve bundan nasıl kaçınabileceğin! .bir türlü izah edemiyordu. İhtilâle gelince,, bu, mistik sahranda kalıyordu. O zaman A. Pfenfert'in çıkardığı «Liic Aktion» adlı haftalık derginin çiğu tgau boruları, şişiriln. ış sözleri gerişindi- hiç bir mâna bülunmıyan yaygaracı mücadele yazıları kendilerine « önder» süsü veren mi yazar, gezefeci, sSnatçı ve türlü türlü muakkıplann kafalarındaki karma
190
karışıklık hakkında, bir fikir verir.
' Bunlar yüksek sesle zaferlerini haykırıyorlardı. Çünkü menfur burjuva bir dalın dirilmemek üzere ölmüşe benziyordu. Fakat gerilerde, burjuvaya yeni diş ve tırnak verecek kuvvetler, hazır duruyordu. Gerçeği görmek hususundaki kendi aczi ve yukarıda tasvir ettiğimiz «fikir çelme ideolojisinin» fena tesirleri yüzünden ekspresyonizm, zamanının irtica kuvvetlerine hiç istemediği halde müessir yardımlarda bulunmuştur. Sonra da öyle bir zaman gelmiştir ki bunda insanlar, yalnız aklidan değil, her türlü düşünüşten yorgun olmuş ve yanlış yollara sevk edilmiş olan «hayatiyet» başka sahalarda tatmin olmağa başlamıştır.
Harp zamanının başka bir hadisesi de Rus ihtilâlidir, ki bu, tam ekspresyonistçe selâmlanmıştır: «Ekspresyonist iptidailiğin cihan güneşi şarkta doğuyor». Bu ihtilâlin babası olarak da Dostoievski ile Tolstoi görülüyor. Sosyalizm karşısında ekspresyonizm şu durumu almıştır: «Sosyalizmin ideal alanı, hadsi, vasıtasız hayat taraftarlarınca kabul edilmiyccek kadar, fazla incelenmiştir. Sosyalizm, ferdin egoizmine haddinden fazla ayarlanmıştır; fert, günj lük zevkinin ancak bu suretle emniyet şifana alındığım sandığı içindir ki, kendisini dizgine vurmakta, kendine hudutlar çizmektedir.» Sydow, 1919 da böyle yazıyor: sonraları inkişaf etmiş olan düşüncelerle olan karala t buradan görülür.
Fakat ekspresyonist, şairane bir mânada kasdedilmiş olmakla beraber, savaşçı sesler de yükseltmiştir. Ekspresyonizmin kutsal adamı, kendi zamanı hakkında .şöyle yazdığı vakit, kelimelerin ne gibi neticeler doğurabileceğini her halde düşünmüyordu:
«Durmak, ilâç almak için artık vakit geçtir;
«Kutsal delilik on binlercşşini vurmalı
«Kutsal âfet on binlercesini; ■
«Kutsal savaş da on binlercesini süpürüp götürmeli.»
Bu da, türlü fırsatlarda, bol bol gerçek -leşmiştir. Şaire, içine çekilmek ve: biz bunu istemedik, demek kalmıştır.
Bililtizam yapılmış vuzuhsuzluğun klâsik misali! Zira bu kana susamışlığın neye dayandığını, ne istediğini kimse söyllyemez. Fakat tesir, dikkatli, saygılı okurun ruhuna, farkında olmadan nakşolur ve günün birinde şairin şüphesiz istemediği hareketlerle meydâna çıkabilir. Şiir sanati . tıpkı öteki sanatlar gibi - yalnız yüksek rubla-nn toplandığı tarafsız bir zemin değüdir.
Şimdi, ekspresyonizmin başka bir hususiyeti kalıyor: Birbirinden bünyece ayrı ı kültür değerlerini kendi çevresi içine çekmek temayülü. Burada hangi tarafın, öteki üzerine cazibe kuvvetini tatbik ettiğini tespit etmek güçtür. Şu kadarı sabittir ki çalışkan ihtisas sahiplerinin, ithşl ettikleri yabancı din, kültür ve sanat eşyası yığını içinde bir çoğu ekspresyonizm tarafından benimsenmiş ve kendi, gayelerinde kullanılmıştır. Meselâ. Avrupanın o zamana kadar dikkati az çekmiş eski üslûp devrelerile böyle olmuştur; meselâ Ekspresyonizme pek yakın olan \Varringer. gotik üslûbunu keşfetmiştir. Gotik devrinin vecidli resim-leripi yaratmış olan Gruneıvald. ekspresyonizmin atalarından biri olarak ilân edilmiş; ,, zamanlar Fici adalanr.cia kelime ağaç oyıüalar; Buddha’ııın nutukları. Malay rakkaslar, köylü sanat eserleri ve bunlar gibi maksat ve mânasını alelâde insanın ,ı sayamadığı binlerce şeyler Almanyayı kaplamıştır. Çoğu zaman bu yanlış anlaşılmış şeyler, iptidaî olanın. yabancı olanın peşinde koşan ekspresyonizmle onun gençlik ateşi ile yanan. Snob okuyucu, görücü, djpipyipj küUesini o nfabette mestetmiştir. Hattâ sanatçılar bile ekso-.ik olmuşlardır: Poelzıg Mısu-vari binalar Barlach. gotik
zlTa o^nSffySpfiftşt Bethge, Çin şiir-ni Alman ruh haletine tercüme etmiş
tir.
191
Ekspresyonizmin tesirlerini günümüze-kadar takip etmek, çekici bir is olurdu. Fakat yerimiz mahduttur. Enflasyon’un her-eümercinden sonra (Amerikan istikrazları sayesinde) sahte bir refah geldi ve ekspresyonizm, deri değiştirip (yeni afakilik» oldu. Şüphesiz, ekspresyonizm, bilhassa resim sahasında, gerçek sanat eser
leri yaratmıştır. Fakat umumî olarak alı-- nırsa o. allı yeşilli bir sabun köpüğü, yahut ta şöyle diyelim, zehiri uzun zaman tesir etmiş olan bir bataklık çiçeği idi... Ait olduğu dünya ile arası açılmış olan ekspresyonizm, istediğinin tanı aksini vll-eude getirmiştir.

TÜSTAV
İleri Anlayışta Modern Şehircilik
Ilitanü BAKI Yüksek Mühendis
Bombardımanlar altında, dünyanın her tarafındaki mamureler harap olup gidiyor. Milyonlarca insan yersiz yurtsuz kalmıştır. Silâh seslerinin kesileceği gün halli lâzım gelecek muazzam meseleler arasında sokaklarda kalan insanları iskân etmek lâ-zimgelecek. Büyük kütlelerin ev sahibi edilmesi, yapılacak binaların tanzimi, yeni bir bina yaparken karşılaşılmayan güçlükler arzedecek. Bunların halli büyük kütlelerin iskânı işi şehirciliğin öz mevzuudur. Şehircilik bugünün ve yakın yarının esaslı bir işidir.
Şehirciliğin bir teknik cephesi vardır ki bu mühendis ve mimar mesleklerini alâkadar eder. Bu kısımda yoiiarm güzergâhından, seyriseferin tanziminden, elektrik su. lâğım şebekelerinden, bina bloklarına verilecek ebaddan; inşaatı takyit eden belediye nizamlarından, şehire verilecek şekilden, manzaraların çerçevelenmesine o açılacak panoramaların tesbitmden bahsedilir. Bu sadece tekniği alâkadar eden bir kısımdır.
Şehirlerin tarihini tetkik edecek olursak
görürüz ki bu teknik ve estetik kısım içtimai, siyasi ve askeri faktörlerin emrinde ve ikinci plânda kalmıştır. Eski şehirlerden kalmış harabeler ve inşaat bize-tekabül ettiği devrin sosyal karakterim tanıtır
İlk insan topluluk'İariffih-otüfâlıİiİsaİâ--larda bir hayli ileri prensipleri^ kendiliğinden tatbik edildiğini müşahede ediyoruz. İptidaî insan, mağarŞardauJçıkıp kendine
bir kulübe yapacak kadar tecrübe sahibi olduğu zaman bugün hâlâ tatbik edilen birbirine amut yollar sistemini bulmuştur. İnsan taş aletlerile ancak etraftakilcrin yardımı ile kendi işini görebilecek vaziyettedir. Onlarla münasebeti tam bir şahsi hürriyetle çerçevelenmiştir. Müşterek müşküllere, müştereken ve müşterek menfaat için müşterek hal çareleri bulunur. Ve samimî bir iş bölümü vardır. Bu devirden bize bittabi, zamana mukavemet edebilecek büyük inşaat, kalmamıştır
Bundan sonra maden âletler ve bu aletlerle inşaat için IlftÜlfazam taş yontma sanatı, ziraatte tekâmül büsbütün yeni bir merhale açıyor. Tek insan müt-kabil trampa sisteminde kendine yetebileceğinden fazla iş yapabilmektedir. Bu devrin inkişafı üe dini müessesenin kendine mahsus şekillerde doğduğunu geliştiğini ve kuvvetlendiğini görüyoruz. Ve tek insanın elde ettiği fazla i.; Allahın kendisi, oğlu, ahfadı veya
vekili olan hükümdarın haşmetine, zaferine kullanılmaktadır. Teknik inkişaf hayat şartlarını ayni nisbette iyileştirme-miştir. Bilâkis hür insan Allahın ve hü-hükümdarm kulu oluvermiştir' Onun faaliyeti ancak İlâhî kuvvetlerin vc onun kudretli mümessillerinin keyif v(- istibdadına tahsis edilmiştir artık Sanki mütekâmil Mgtnrııı.fflflgce esir etmeğe yaramıştır.
EHİfnftflyöfli alftrt kütlthlri oturduğu yer değildir. O esasen bir kıymet teşkil etmez. HizmeVedebildiği mikdarda işe yarar ve ancak htJkünidaııH bir Widir.işte bu devir
193
den bize Mısır ve Mezopotamya medeniyetlerinin asarı kalmıştır.
Bu medeniyetlerden öyle muazzam inşaat kalmıştır ki asrımızın biiylik inşaatı ile boy ölçüşecek durumdadır. Hudutsuz insan emeği, ayni zamanda Allahın vekili hâkimi mutlak müstebitlerin şan ve şerefine boğaz tokluğundan daha aza çalışıp âbideler vü-cudc getirmiştir. Bu medeniyetlerden kalan eserler hükümdarın haşmeti ile mütenasip saraylar, mezarlar ve mabetlerdir.
İnsan mefhumu yoktur bile. Her şey büyüktür, azametlidir ve hükümdarı temsil eder. Kırk - elli metre genişliğinde şahane caddeler vardır ki muazzam, mükellef âbidelerle nihayetlcnir. Bütün bunların bugün elimizde harabeleri mevcuttur. Halbuki kitlenin oturduğu kısmın ismi bile yoktur. Esasen şehircilikte geçmiş büyük medeniyetler, şaheserler büyük sonsuz istibdat ve zulmün eserleridir. Sonsuz insan emeği hudutsuz iş saatleri o sayii veren insanlara zerre kadar yaramamıştır. Milyonlarca ton taşı milyonlarca metreden sırtında taşıyıp getiren milyonlarca insan din, zafer, me deniyct namına çalıştırılırken kırbaç altında ölmüş ve kendi oturduğu yerde iki taşı üst ilste koyamamıştır.
Bu devirleri tetkik eden .şehircilik tarihi din, zulüm, istibdat âbidelerinin hayranlıkla müşahedesine inhisar eder. Ve-şehircilik tarihi, umumiyetle şehirlerin tarihi, şehirciliği şehirlerin içinde yaşayan insan ların aralarındaki kanlı mücadelelerden tamamen ayrı ve mücerrcd bir çekikle sanatın, tekniğin ve medeniyetin inkişafı olaruk gösterir.
Grek demokrasisinde bir yenilik var. Şehrin bünyesi değişmiştir. Zaten mimaride mikyas da , i. ğişmiştir. İnsan ölçü olarak alınmıştır. Esirlerinin efendisi ölen AtinalInın müsellem bir çok hakkı vardır. Ona bütün ömrünce taş taşıtılıp ihramlar yaptı-' rılamaz. O felsefe ile uğraşır, güzel nisbet-ler arar. Grek şehrini de grek sosyal haya-yatından ayıramayız. Bütün lâi medeniyetin onun sanatının, felsefesinin ojduğn gibi
şehrinin de esası bir tek yeııi mefhuma dayanır. İlk defa grek medeniyetinde insan mefhumuna rastlıyoruz.
Bu yeni mefhumun ne şekilde tebellür ettiğini teknik sahadaki değişmelerle sıkı münasebetini, bir kelime ile tarihî tekevvününü aynca burada incelemeye, mevzııu-mııza tahsis edilen dar saha kâfi değildir.
Fakat sadece bu «insan» mefhumunun, grek medeniyetinin mimarisi vc şehirciliği üzerindeki tesirini gözden geçireceğiz. Yalnız belki bu insan mefhumunun hukuku beşer beyannamesindeki insan mefhumu ile ayrılığını tebarüz ettirmek lâzımdır. Yunan felsefesinin bahsettiği insan, Yunan şehrinin esas sahibi vc sakini nisan Atmalı olmalıdır. Tüysüz, iki ayağı üzerinde duran, düşünen, konuşan bu hayvan Atina hemşerisi değilse, yani bir kelime ile esir ise o grek mefhumuna aykırı bir insandır. Grek medeniyetinde kendisine verilen ancak ırgatlık payesidir.
Medeniyetimizin ilk temelini hür insan kurmuştur. O. düşunüıyzevki selim üstadıdır. Onun yarattığı edebiyat ve sanat her bakımdan narinin gaheseri ve örneği olmuştur. Modern şehirciliğin tekniğini Aristo’da buluyoruz.
Kumalılarda mütekâmil grek tekniği ile beraber müstebit bir idarenin neticelerinden olan kuvvetli bir teşkilâtın birbirine amut sokaklar sistemi dahilinde muhtelif yerlerde birbirine eşit plânlar tatbik ettiğini görürüz. İlk defa Romen şehirlerinde muntazam belediye nizamili rina ve umumî hizmet teşkilâtına rastlıyoıuz.
Roma imparatorluğunun geniş sınırları içindeki şehirler imparatorluğun seyyal ve kudretli orduları tarafından müdafaa edilir 've bu sayede geniş hudutlar dahilinde kurulurdu. Romalılar zaptettikleri şehirlerin esir halkına haşmetlerini mükellef ma-'betleri vc iimıım! binalarile tanıtırlardı. Roma imparatorluğunun yıkılışında iki mü-lıinı İıâdiseye salıîC öîil'yorüz:
1 — İzabe usulleri, dokuma tezgâhlan, ziraatın inkişafı artık bu islerle uğraşanlar-
194
dan alâka ve teşebbüs fikri istediği için kölenin daha İnsanî muameleye tâbi tutulmasını gerektirmiştir ki bu sebeple içtimai bünye ve binnetice şehrin yüzü değişmiştir.
2 — Parçalanan imparatorluğun cüzleri kendilerini müdafaa için büyük ordular beslemeğe muktedir olmadığından müdafaa hattı memleket hududundan şehir hududuna gelmiştir.
Orta çağ işte bu gibi şartlar içinde başlar, Ve orta çağ şehirleri de hep bü emniyetsizlik havasını belirtirler. Şehirler daracık sırtlar arasına sıkışmıştır. Daha sonraları Avrupa şehirlerinin inkişafı hep bu sırtlar etrafında geçer. Surların dışında topluluklar teşekkül eder, büyür sonra da şehirle birleşir. Bu iktisadi zaruretler neticesinde olur.
Baron de Haussmann da Paris'in ana yollarını teşkil eden bulvarları açarken siyasî düşüncelerle sarayı kolayca müdafaa edebilmek için lüzumunda, geniş yolların kavşak noktasında bırakmamak için zikzaklar yapar durur, öyle kı şehir sahne olduğu hayatın, hayat şartlarının aynasıdır, dır.
Şu bir kaç misal bize açıkça gösteriyor ki tarihte şehirlerin gerek kuruluşu gerek inkişafı yalnız bir teknik ve estekik mesele, si olmakla kalmamış, ayni zamanda ve her şeyden evvel sosyal mesele olmuştur. Ve sosyal faktör ilk plânda nazarı itibara alın madıkça bil' şehrin hakikî bünyesini anlamak imkânsız olur ve yapılan işler mânasını kaybetmiş zamana uymamış kaotik hareketten başka bir şey olamaz.
Medeniyetimizin bir makine medeniyeti olduğunu, olacağmı söylemeği bir yenilik saymıyoruz. Bunun sosyal hayatın bütün sahalarında doğurduğu yeniliklere uymadan hiç bir doğra ve üeri hareket yapıla-
mıyacağı gibi şehircilik te yapılamaz. Yirminci asrın şehri mahdut mikdarda imtiyazlı kimselorin keyif sürdüğü eğlence yeri değil çalışan büyük kütlelerin içinde yaşadığı ve içinde geçen hayatin mümkün olduğu kadar kolay, sıhlıi. rahat ve cana yakın bir şekilde olması için tanzim edilmiş büyük sahalardır.
Şehirler, ancak o toplulukların ihtiyaçlarına cevap verebüdikleri nisbette İyi ve güzel şehir olurlarlar. Çalışan insanları hududu haricine atmış iyi yerlerini hususî malikânelere ayırmış şehirler devrimizin örnek şehri olarak alınamazlar. Tarihî inkişafı takip edince görüyoruz ki İlâhî kuvvetlerin mümessili hükümdarlar derebeylik devirlerinin sosyal karakterini taşıyan şehirler tarihe mal olduğu gibi ufak ve muktedir zümrelerin İstirahat ve konforuna tahsis edilmiş şehirler de tarihe mal olmak üzeredir.
Büyük kütleleri barındıracak tesisler günümüzde şehirciliğin mevzuunu teşkil eder. Ruh itibariyle de bu şehircilik devrimizin bariz vasfı olan makine medeniyetini temsil ettiği mikdarda ileri, yerinde, yaşaya-büecek bir hareket olur. ilk şehirler nasıl su kenarlarında kurulmuş ise yeni şehirler de sınatımıntakalar civarında kurulacaktır. Netekim öyle oluyor, Karabük, Ergani, Detıoit, Magnitogorsk vesaire.
Mevcut şehirlerin yeniden tanziminde göz önünde tutulacak prensip şehrin yeni hayat şartlarına uygun olması lüzumudur. Şehri ve şehirciyi alâkadar laden esas mesele ahirde oturan büyük 'kütlenin ihtiyaçlarıdır. Bu ihtiyaçlara en ileri tekniğin yardımjyle cevap vermek şehircinin vazifesidir.
İkinci bir yazımızda şehrin mühim meselelerini ve memleketimizdeki şehircilik hareketlerini tetkik edeceğiz.
195
Sanalın Sosyal Şadları ve Roman
IMçent Dr. Bellice S. BORAN
Ankara Üniversitesi
Sanat sanat içindir, sanat cemiyet içindir meselesinin münakaşası ile ilgili ve hemen hemen onun kadar hararetle münakaşa edilen konulardan biri de sanatın cemiyette aldığı yer ve oynadığı rol meselesidir. Diğer konuda olduğu gibi burada da takip edilmesi gereken yol «sanat şöyle olmalıdır veya olmamalıdır» tarzında fikir yürütmek değil, fakat bugüne kadar sanatın gerçekte ne yer aldığı ve ne rol oynadığım incelemektir.
Geçen yazımızda sanatkârın zaruri olarak. istesede istemese de içinde yaşadığı cemiyetin değerlerini, şartlarını eserinde ifade ettiğini söylemiştik. Bunun şahsi, sübjektif bir hüküm olmadığına, bugünkü tecrübî psikolji sahasında yapılan anıştır maların bu hiikmü tuttuğuna işaret etmiştik. Sosyal psikolojide, ferdin şahsiyetinin dışındaki 9osyal değerlerin benliğine mal edilmesi, onun bir parçası haline gelmesi ile teşekkül ettiği, zengin müşahedelerle tesbit edilmiş bir hakikattir. Şahsiyet, sosyal değerlerin benliğe yerleşmesi ile teşekkül ettiğine, güre, demiştik, sanatkâ r yalnız kendisini ifade ve tatmin etmek için eserini yaratsa, orada yalnız kendi şahsiyet ini ifade etmek isteme bile bu yine dolıyısiyle içinde yaşadığı cemiyetin bir ifadesi olacaktır. Fakat sanatkâr içinde yaşadığı cemiyetin, devrin şartlarını, değerlerini ifade eder demekle, sanatkârın ve stuıat eserinin sosyal mahiyetinin ne olduğunu tamamile belirtmiş, bu-’ko' nuyu tüketmiş olmuyoruz; -İrinde yaşadı-
X U
196
ğı cemiyeti ifade eder» cümlesi fazla umumî ve bunun için do müphem kaçıyor. Çünkü «cemiyet», iç yapısı itibarile mütecanis, her kısmı birbirine benziyen, birbirine eşit bir bütün değildir. En iptidai cemiyetler bir tarafa bırakılırsa, bütün tarihî cemiyetler «tabakıılaşmış» cemiyetlerdir, yani nüfus, üst, alt, orta diye geldiğimiz tabakalara ayrılmıştır. Şu halde Ba-natkâr, diğer bütün fertler gibi, yalnız bir cemiyete mensup bir insan değil, fakat bir cemiyette bir ta'nakaya -mer.sup olan bir kimsedir; her fert gibi onun da sosyal tabakalaşma yapısında bir yeri vardır. Umumiyetle fertte en Şiuvvetle yerleşen kıymetler kendi ailesinin, komşula-inin, dostlarının. mesleğinin, hülâsa günl.ık hayatında temasa geldiği insanların ifade ettikleri kıymetler, yani kendi tabakasında yaşıyan kıymetlerdir. Umumiyetle divoram çünkü bazı hallerde ferdin kendi tabakasından kopt ığu, bunun için de kıyı ilerini değiştirdiği olur. Bunun da yine sosyal sebepleri vardır, yalnız bu yazının konusu içine bu mesele girmediği için burada işaret edip
T.dı.ıkalaşmanın en keskin ve aşikâr belirtisi tarihî devirlerin binlerce yılı boyunca dünyanın muhtelif yerlerinde muhtelif ' zamâıilârdn^Öş'Siİn ,tdip sonra yıkılmış olan feodiLİ cemiyetlerde görülür (bunlar hıahafij'derteylık veya nu rkezî imparatorluk şekillerinde olmuşlardır). Bu cemiyetlerde idare eden, İlâhim iist-tabaka ile idare gelileli aJMabakmrasJdaki fark gayet
keskin ve açık olarak örf ve âdetlerde bat’ tâ kanunlarda ifadesini bulmuştur. Muhtelif nüfus zümrelerinin kılık kıyafetini bile âdetler veya kanunlar kat’i olarak tesbit etmiştir; cezalar mücrimin ve zarara uğn-yan tarafın sosyal tabakalaşmadaki mevkiine göre sıraya konmuştur; bir köleyi öldürmekle bir asilzadeyi öldürmek aynı cezayı istilzam etmez. Bu cemiyetlerde sosyal tabakalar büyük mikyasta kapalıdır. Yani fertlerin tabaka değiştirmesi gayet güçtür, ekseriyet için imkânsızdır; herkesin sosyal mevkii doğuştan tesbit edilir ve ölünceye kadar ve kendinden sonra çocukları da o tabakada kalırlar. Bu cemiyetlerde sanatın durumuna baktığımız zaman, hayat şartlarında idare edenle İdare edilen zümreler arasındaki keskin ayrılışa uygun olarak sanat faaliyetlerinin ve şekillerinin de farklılaştığı görülür. Cemiyetin yapısında olduğu gibi sanatta da bu farklılaşma keskindir. Meselâ OsmanlI imparatorluğunda bir hâkim zümrenin edebiyatı olan tijym^debiyatı, onun musikisi, onun mimarisi "olan camiler, çeşmeler, saraylar vardı, bir de halkın kendisinden çıkan, onun dili ile ifadesini bulan ve onun dileklerini, hislcrıııi ifade eden halk türküleri, destanlar, masallar, işlemeler, rakıslar ilh.. vardı. Aynı tarzda sanata bölünmesini ortaçağ Avrupa cemiyetlerinde de görüyoruz. Orada da «saray sanatı» ve «halk sanatı» ikiliği ile karşılaşıyoruz. Meselâ, muBİki sahasında Avrupa ortaçağ cemiyetlerinin vaziyeti Adınılar’m birinci ve ikinci sayılarındaki «Musiki ve Cemiyet» yazılarında açıkça belirtilmiştir Bu feodal cemiyetlerde aristokrat tabaka kllçük bir zümre teşkil ettiğinden ve bunlar kıral veya imparator etrafında toplanmış olduğundan, bu zümrelerin «aneti. saray sanatı olarak beliriyor, siyasi kudret gibi saııııt f ı.ıUyetide bu t afınd
toplanıyor. Bu cemiyetlerde sanatkârın bir zümreye mrrı.sıı11 (duşu ve orıını luymet-lerini ifade edişi modem fcSyetleru nis-betle daha ayıkça, daha CTe ti.itltlur.jbir bo-
rette beUi oluyor; çünkü, bir taraftan dediğimiz gibi bu cemiyetlerde tabakalar arasındaki ayrılma daha aşikâr ve keskin olarak belirmiştir; İkincisi, bu cemiyetlerde, daha sonra kapitalist cemiyetlerde olduğu gibi, sanatkârın eserini satarak geçinmesi, mümkün olmadığından, yani sanat henüz «ticarileşmiş» olmadığından sanatkârlar ancak zengin ve kuvvetli prenslerin, kralların himayesinde, onların sığıntısı olarak geçimlerini temin edebiliyorlardı; bunun için sanatkâr her şeyden evvel eserini aristokrat patronuna beğendirmek zorunda idi. Bu demektir ki sanatkâr ile okuyucusu, seyircisi veya dinleyicisi arasındaki bağ daha doğrudan doğruya idi; sanatkâr bu küçük aristokrat zümrenin isteklerine daha doğrudan doğruya tâbi olmak zorunda idi.
Kapitalist . burjuva cemiyetlerin teşekkülü ile vaziyet biraz bulanıyor; sanata ve sanatkârın tabaka - mensubiyetini yakalamak ve halletmek feodal cemiyetlerdeki vaziyete nisbetle, daha kaypaklaşıyor. Bunun sebebini iki nokta etrafında tophyabi-liriz: birincisi, feodal cemiyet çözülüp yıkılır ve burjuva (cemiyeti de belirip gelişirken ceauyut, sosyal münas-betlerin süratle değişme halinde olduğu, tabakaların arasındaki bölmelerin yumuşadığı, tabakadan tabakaya süratli ve büyük mikyasta nüfus hareketlerinin vaki olduğu bir devre geçiriyor. İkincisi, yeni cemiyet yapışma uygun olarak, sanatkârla sosyal tabaka arasındaki münasebet feodal cemiyeıtekinden farklı bir şekilde ifadesini buluyor.
ilk noktayı, cemiyet yapısında husule gelen değişikliği, yalnız bu makalenin konusunu ilgilendiren cephesinden, o da kısaca, ele alalım. Kapitalist iktisat sisteminin teşekkülü ün belirip kuvvetlenen burjuvazi sınıfının menşei, kökü, feodal cemiyetin İt kısmını teşl -den av m tabakasında idi .Feodal cemiyette başlıca üç bölünme tanılıyordu, asilzade sınıfı, rühban sınıfı ve avam, ilk iki sınıf beraber gittiğine göre geröekte.iki talaka vardı. Üçüncü ve alt
197
tabakaya köylii, kasabalı, usta, çırak, tüccar. sanayici hepsi tefrik edilmeden dahildi. Burjuvazi bu üçüncü ve alt tabakada belirip kuvvetlendi ve önce bütün bu tabakanın öncüsü ve sözcüsü olarak aristokrat siye karşı koydu. Bir azınlık olan ve sosyal bütünlüğünü menşelerinin. kanlarının asaleti ile haklı göstermeğe çalışan aristokrasinin iddialarına karşı burjuvazi insanların doğuştan müsavi olduğu iddiasını sürüyordu; ferdî haklan tanımıyan, iktisadi faaliyetleri sıkı ve dar sınırlar içine hapseden, senayiciyi ve tüccarı sıkıdan kontrol eden lonca teşkilâtına, bütün feodal iktisat kaidelerine karşı da ferdin hürriyetini, yani ferdî teşebbüs ve kazanç hürriyetini müdafaa ediyordu. Bu suretle sosyal ve siyasî kudreti aristokrasinin elinden alan, ve sosyal kökü itibarile de «avam» tabakasına, yani halk tabakalarına, mensup olan burjuvazinin cemiyet yapısında yükseliş hareketi başlangıçta bir halk hareketi gibi görünür ve burjuvazinin aristokrasiyi alt etmesine işçi ive köylüı tabakaları da yardım etmiş ve inkılâp hareketine iştirak etmiştir. Bundan başka,!müsavat ve hürriyet ideolojisine uygun olarak burjuvazi tabakalar arasındaki sosyal farklılığın kanunlarda belli ifadesini kaldırmıştır: artık kanunlar muhtelif zümrelerin kıyafetini, nasıl giyineceklerini tesbit etmez. cezalar fertlerin sosyal mevkiine göre sıraya konup ifade edilmez: kısacası kanun bakımından r usavtllk ilân edilmiştir. II çim ciisü, gerçek sosyal şartlar da tabakaların açık olmasına, yani fertlerin tabaka değiştirmesine müsaitti. On dokuzuncu asrın sonralarına kadar genişüyen bir safhada olan kapitalist sistemde fcr.tlerin zengin olup sosyal mevkilerini değiştirmeleri imkânı ve ihtimali feodal (taniyettcEme^fw imrenin beğenmediği ise piyasa-betle çok dalia fazla idi. Hele Amerika gi- ’ *
bi yeni ve tabii kaynakları ^ngin memleketlerde fertlerin aşağı tabakalardan yukarı tabakalara yükselmeleri dz daha göze batar bir şekilde val Hasılı, kap i t ... r "i
sız bir cemiyet olmak iddiasında idi ve, yukarıdanbcri birer birer ktBaca işaret ettiğimiz gibi, bu iddiayı gerçekten doğru imiş gibi göaterecek, bu zehabı yaratacak âmiller de mevcuttu. Adet itibarile de burjuvazi - llst, orta ve küçük burjuvazi bir arada alınınca - aristokrat tabaka gibi küçük bir azınlık değil fakat nüfusun büyük bir kısmını ihtiva ediyordu. İşte adetçe kalabalık ve ideolojisi itibarile müsavata ve hürriyetçi olan burjuvazinin sanatı Ur tabaka sanatı gibi değil, umumiyetle balkın sanatı, yahut yeni terimle «millî sanat» olarak gözüküyordu. Kapitalist - burjuva cemiyet kendisini daha önceki feodal cemiyetle mukayese ediyor ve bu mukayesede yeni cemiyet sınıfsız, daha halkçı, daha hür bir cemiyet olarak beliriyordu. Halbuki aslında değişen tabakalaşmanın dış şekli idi: bu yeni cemiyette de kendi şartlarından doğan ve ona uygun bir tabakalaşma vardı; feodal cemiyette olduğu çeşitten bir tabakalaşmanın mevcut olmayışı, hiç bir çeşit işbakalaşmanm moyı-nt olmayışı demek değildi. Sanatkârın, mensup olduğu tabaka üe olan münasebet şekli de değişmişti, fakat bu mensubiy- ortadan kalkmış, değildi. Zahiren yeni cemiyette sanatkâr daha hür görünüyordu artık bir prensin. kiralın, ilh.. yanına sığınmak, onun kevfine tâbi olmak zorunda değildi. Diğer heri şey gibi kapitalist cemiyet sanat ese-riııilde «emtia» haline, yani pazarda alınıp -.ililir bir şey haline getirmişti. Sanatkâr okuyucuya eserini satarak para ile seyrettirerek. okutarak, dini, t erek geçinebi-lirdl. Ama bu vaziyette «i(. Uat mevkide olan tabakanın yine kontrolünde idi: burjuvazinin değerlerini, zihniyetini, emellerini aksettiren eser rağbet görüyor, satıh-
da tutunamıyordu.
Bir cemiyet t e mevcut tabakalaşma ve bu tabakalaşmanın değişmesi sanat şekillerine, ve çeşitlerine tesir eder. Meselâ edebiyatta romanın geç gelişmiş bir edebiyat 1 ' ” 4ı grorülüyof: diğer taraftan
iaha sık vc
. __.’ki oluyorju. -w____
burjuva cemiyeti suni- kolu olduğu
TZS
l‘>8
destan modem cemiyetlerde görülmüyor, geçmiş, muayyen bünyeli cemiyetlerde yaşadığı beliriyor, 11 .Feodal cemiyetlerde kah romanların ve ilâhların maceralarını belirten destanlar, efsaneler, masallar gelişiyor; bu edebî şekiller modern kapitalist cemiyetlerde ortadan kalkıyor; Avrupada romanın gelişmesi ise bilhassa kapitıılist-bur-juva cemiyetlerin gelişmesi ile birlikte oluyor. Romanın konusu, yarı tanrı kahramanlar. efsaneleşmiş cengâverler değildir; romanın küçük bir kolu, tarihi romanlar müstesna, baş rolde olanlar kırallar, prensler, ilâhlar değildirler; burjuvanın kendisi ön plândadır ve bu tabakanın hayat görüşü, ahlâk telâkkileri, emelleri, aile münasebetleri, meslek hayatı ilh. anlatılır. Cemiyet yapısındaki değişikliği muvazi olarak, mevzuu itibarı ile roman -daha halkçı» dır; daha geniş halk zümrelerinin hayatını aksettirir, daha mütevazı tipleri hikâyenin kahramanı olarak seçer. Diğer bir vasfı itibarile dc roman içinde doğduğu burjuva cemiyetinin karakterin^;,aksettirir: roman, daha önce mevcut «lobi şekillerden çok daha fazla fert..» meşguldür; ilk defa olarak ferdin iç hayatı bütün teferruatı, giriftliği akışı ile roma ağa işlenmiştir. Destan, efsane, masal şahısların hareketleri ve başlıca dış vasıflan üstünde durur: «şahsiye, portresi» çizmek roman tarzında beürnıiş-miştir. Kısacası roman, kapitalist cemiyetin ferdiyetçi karakterinin edebiyatta bir belirtisidir.
Kapitalist ımiyctte işçi tabakası! adetçe ekseriyeti teşkil edip sosyal kudretini artırdıkça, kapitalist cemiyetin sanat ve edebiyatının da tabaka karakteri taşıdığı büsbütün meydana çıktı. Bu yeni tabaka da kendi sanat ve edebiyatını yaratmağa, hiç değilse mevcut sanat ve edebiyata tesir etmeğe başladı. Edebiyatta ve sanatta başlıca İki istik - uet belirdi ve^giUjkrebirbi-“lîFİİF'vâ
sînde deılon mevz-jı üzerinde vap.lgp kollekivom-da Doç. Pertev seUrnuı rürniv&ı
VOpıîl *le VO ûl> ’O:. .A .1., (■.?■ Joisinllbolimnstı^
rinden ayrıldı. Bir kol gittikçe dar mânada tabaka - sanatı ve edebiyatı haline geldi. Harpler ve buhranlarla emniyet hissini kaybeden, sosyal mevkü sarsılan, cemiyetin gidişinde dümeni elden kaçırmağa baş-llyan, aşağı kısımları eriyip kaybolan burjuvazinin, şaşkınlığının, bocalayışının, realiteden kaçışının ifadesi halini aldı. Bu realiteden kaçış bir taraftan, kısmen, eski romantik şekillerin devamı halinde ifadesini bulurken, diğer taraftan, çok daha kuvvetli bir tarzda, yeni yeni, kısa ömürlü cereyanların, bir sürü sonu «izim» ile biten sanat mesleklerinin meydana gelmesi şeklinde belirdi. Gerek edebiyatta, gerek sanatta bu realiteden kaçış, sanatkârın kendi içine kapanması ve müşterek insan vasıflarını, tecrübelerini değil, sadece kendi sübjektif hayatına has hadiseleri işlemesi halini aldı. Ancak küçük bir zümrenin anladığı veya anlıyorum dediği eserler, tablolar, şiirler, romanlar yaratıldı. Bu eserleri burjuvazinin ekseriyeti de anlamıyordu, ama yine bu sanat şekilleri ve eserleri gayet kesin olarak bu tabak anm mahsulü idiler, çilnkii bu tabakadan olan sanatkârlar bu tabakanın . içine düştüğü korkuyu, şaşkınlığı, realiteden kaçışı temsil ediyorlardı. Burjuvazi «altın devit . ni geçirmişti: bu tabaka ile mukadderat birliği yapan veya sosyal menşeinin tesirinden kendini l.uı i:ıramıyan, daha geniş halk kitleleri ile kaynaşamıyan sanatkâr kendi içine kapanıyor, geniş hayat çevresiyle bağı kopmuş, mütemadiyen kendi kendini didiklemekten doğaİ mariz eserler veriyordu. Romanda bu il kendini bariz bir surette gösterdi.
Şuurun akışını» tasvir eden, inceleyen, ifade eden romanlar yazıldı. Bu cereyanın en tanınmış mümessili yakınlarda ölen James Juce’dur. Romanın yukarıda işaret ettiğimiz ferdiyetçi ve psikolojik vasfı bu çeşit romanlarda son haddini bulmuştur; muharririn anlattığı fert hrtik o kadar yalnız kendine has tarafları ile ele alınmıştır ki, okuyucu onunla kendisi ayasında bir benzerlik. müşterek bir taraf, eserde beşerî
199
vasıflar bulamıyor, onun için de okuduğunu anlamıyor. Son haddine götürülen ferdiyetçilik. diğer fertlerle, okuyucu ile anlatmayı, haberleşmeyi (communicati-on) imkânsız kılıyor; sanatkârla hitap ettiği insan arasındaki bağ kopuyor.
Sanat ve edebiyatta ikinci kol, gittikçe daha geniş halk kitlelerine doğru açılmaktadır. Bu, feodal cemiyetten kapitalist cemiyete geçmekle başhyan halkçı cereyanın ve onun sanat ve edebiyattaki tezahürünün devamı, yeni şartlar altında yeni şekillerde gelişmesi, halkçılık vasfının gittikçe artmasıdır. Artık bir fert baş-rolde olmaktan çıkarılıyor; tiyatro eserlerinde vç romanda bir veya bir iki şahıs baş rolü oynamıyorlar; «baş rol» de olmak ortadan kalkıyor Esere sosyal cereyanlar, kitle hareketleri fikirler hâkim oluyor. Romanda «baş rol» Un, «kahraman» m kalkmasile birlikte mevzuda da değişme görülüyor. Sanatkâr artık yarattığı karakterlerin iç hayatının çıkmaz dehlizlerinde dolaşmıyor; alâkası, dış şartlardan kopmuş, kendi başına ele alınmış fertlerin ıç-hayııtı değil, dış sosyal şartlar içinde ve onlarla ilgili olarak harekete geçen, his eden, düşünen fertlerdir: karakterlerini bu şekilde yaratıyor ve ya
şatıyor. Bugünün canlı, kuvvetli sanat eserleri, romanları bu ikinci cereyanın mahsulleridir; yarına geçecek olan, dünden bugüne gelen sanat cereyanını yarına bağlıyacak olan eserler de bunlardır: çünkü bunlar cemiyetlerin umumî gidişine, tekâmülüne aykırı bir istikamette değil, onunla birlikte derliyorlar; artık geçmişe malol-muş değerleri değil, bugünün üeri, yarma doğru değişen değerlerini ifade ediyorlar. Bu ikinci kolun, bu yeni ve gürbüz sanat ve edebiyat kolunun bir diğer vasfı da sanat ile edebiyatın cemiyette aktif bir rol oynadığını ve oynaması lâzım geldiğini ileri sürmesidir. Bu anlayışa göre, bütün sanat şekilleri ve eserleri, tabiî bu meyanda roman da, yalnız cemiyeti pasif bir surette aksettirmekle kalmazlar, fakat eemiyetin değişmesinde aktif bir rol de oynarlar ve sanatla edebiyat gittikçe daha şuurlu bir surette cemiyetin değişmesinde, gelişmesinde rollerini oynamalıdırlar. Böyle aktif bir sanat anlayışı hangi hakikatlara dayanıyor? CemiyetJgşilVjdeğişniesinde sanatla edebiyatın rolü nedir? Bu sualler, cevapları ayrı bir makalenin konusunu teşkil edecek kadar mühimdirler.
Düzeltme:
Geçen sayımızın «Yayınlar» kısmında, «Şeytanla konuşmalar» adlı eserin tahlilini veren yazıda, 172 inci sayfanın ikinci sütunundaki »Fas. lın sonunda • kelimeleri ile başlıyan cümle eksik çıkmıştır Okuyucularımızdan özür dileyerek cümlenin tamamını veriyoruz : « Faslın sonunda bu köklü fikrin ateşini duyan ve duyuran Hilmi Ziya, aynı faslın ortalarında şiirde ileri atılışımızın geçit köprüsü olarak Yahya Kemali gösteriyor. a
Köyün İçinden Sayfası :
Yazılarımızın çokluğundan dolayı busayfayı bu sayımıza koyamadık. Gelecek sayımızda *Köyün içinden * yazılarımıza devam edeceğiz.
200
Hikâye :
P A Z A
Kuru yemiş tüccarı B. Hayri Küncr pazarlığı sever, çünkü bu işin erbabıdır. «Burada pazarlıksız satış yapılır» levhasını, hükümetin emirlerine aykırı hareket etmiş olmamak için asmıştır.
Hayri Küner ayak satıcılığından yükselmiş bütün zenginler gibi hasis bir adamdır. «Sivri sinekten yağ çıkarmağa çakşır» dense caizdir. Elli yaşlarında kadar görünür. ama daha gençtir. Böyle yaşlı görünmesi, kendi canına bile cefa etmesinden ilerigelir. Kıîık-kıyab'l düşkünüdür de.. Bir şapkası vardır ki; benim her ay maaşımı yatırdığım, keyfFyerinde ıışçı onu görse muhakkak: (bir yemeklik yağ çıkartırım ondan l derdi. Amma o firealım düşürünce: (Bu şapkanın giyilecek yeıı kalmadı, ama ne yapayım: uğur getirir bu şapka.. fesi atıp onu giydim giyeli işim rast gitmiştir. Onu çıkarılmam başımılıu..,. Bir kere eşten dosttan utanarak yeni bir şapka alayını dedim, ilk giydiğim ğüıı fıstıklar 20 kuruş birden düştü. Bönci günü üzüm piyasası alt üst oldu. Bir halta yiy şeydim sağlam iflâs edecektim. Hemen çıkardım atlım, yeni şapkamı. Ne dersin . ■ ■ ki şapkaını giyer giymez piyasa düzelmez mi?) diye yağlı şapka giymeyi mazur göstermeğe çalışır.
Böyle giyinmesi biraz da başkaları üzerinde (fazla zengin biı. adam; iu.tib.ai bırakmamak dçmtîif.■'Mağazada, deprirfa çalışan tezgâhtarları ve hapmjları çekişe çekişe pazarlıkla, tuttuğu gibi, haftalıklarını da çekişe çekişe verir.- Hııftalıkli-ı hı| (n-
R L I K
Kemal BİLBAŞAK
mazsa bir gün daha kasada tutmağa çalışır. Öğle yemeklerini çerezle geçiştirmeğe bakar. Vergi taksitlerini en son günde ödemeğe dikkat eder. Elektrik ve su paralarını, ihtar kâğıdını almadan ödemez. Bu hareketleriyle daralan bir insan gibi görünmek ister, hattâ halinden şikâyet bile eder ama dostu düşmanı da, işçileri de bunlara sadece (hasislik) der geçerler.
Hayri Küner yalnız iki hususta cömert görünür: fukaraya para verirken bir., civar kasabalardan gelen müteahhit gibi toptancı müşterilere ziyafet çekerken iki...
Fakir fnkarayâ verilmek üzere her gün kasadan 30 tane dantel : kuruş, 10 tane beşlik çıkarır, kasanın üzerine dizer. Gelen : ıkaranm yaşına, yahut kendi üzerinde iaraktığı (muhtaç adamı intibaına göre bunlardan bir mikdar alır, verir.
Bu paraları dağıtırken içinden «sadaka veren adamın kesesinigtllah doldurur» di-en bir baba nasihati geçirir. Onun bu za-ıfını bilen vc müşterilerden dalın sadık bir intizamla dükkânı ziyarete gelen fakirler Allah kesene Halil İbrahim bereketi versin» diye dua ederler.
Toptancı müşterilerle yaptığı pazarlıkta, fiyatı istediği noktada tesbit edemezse, onları igkilil bir lokanta.'. ', götürür: fevkalâde cömertlik eakasiyle yedirir, içirir vc gök defa bu rakı masalında pazarlığı lehinde neticelendirmeğe muvaffak olur.
Fakat bay Hayri Küner, o günkü pera-...keuğe alış varislerde-^ıüşterllerinden, fukaraya dağıtılan bu kırk kuruş ile ziyafet
201
masraflarını ayrı ayrı tahsil etmek imkânım elden kaçırmaz. Sinsi hesaplarla pazarlığı bu maksada göre ayarlar.
Kuru yemiş tüccarı Bay Hayri Küner’in bugün yine ağırlanacak toptancı bir müşterisi var. Mağazanın İsparta seçcadeleriy-le kaplı yazıhanesinde yeşil kasanın önündeki masa hazırlanıyor. Kendisi gibi kılık kıyafeti bozuk, fakat ensesi kalın, ağzı sarraf camekânlarmı hatırlatan (M...) li bir tüccarla içecekler.. Tezgâhtan Hurşit. aşçı Sadık ustadan aldığı bir örtüyle masayı örtüyor.
Bay Hayri Küner sandalyasını: dükkândaki alış verişi, fiş kesen tezgâhtarları, kasadaki (Sankız) ı, dışarıdaki dört kalın tekerlekli yük arabalarından fındık çuvallarım depoya taşıyan hamalları göz altında tutacak bir köşeye çekmişti: «Bana şu fındıklar (129) a mal oldu. Dinim rabbe-na hakkı için inan Kerim efendi.. 143 ten veriyorsam seni tekrar buraya bağlamak istediğimden veriyorum.. İki senedir semtimize uğramıyorsun., hep başkalariyle iş yapıyorsun...
Kerim efendi başını itimatsızlıkla salladı.
«Beş ton fındıki'-î^adağım yahu., beş ton bu.. 300, 500 Şfe jjjgil... Aramızdaki fark da ne?.. Sen43 diyorsun., ben 4t> diyorum..»
Hayri Kime: gözüyle findik çuvallarını takip ederek:
«Amma kerim efendi, sen maldan acılarsın. Gezdin dolaştın., hepsindeki malı göı -dün., bendeki ekstra ekstra mal var mil onlarda?
Kerim efendi/, dudağını kötümserlikle büzdü:
«Camın işte bu da iç findik, o da iç findik.. Ekstralığı ®..» dedi.
«Böyle seyimae!» diye gözlerini açtı Hayri Küner., «Adam var adamcık var. Başkası gelse. 15 e razı oluisânî ATlaîı tiih türlü belâmı versin.. Fakat seninle hukukumuz kadimdir.
Bir aıı durarak sordu; Nasth sineman iyi işleyor mu '.'» Kerim -efendi mendiliyle,-*
ağzını burnunu sildi: «Sinemayı kardeşime bıraktım. Müteahhitlik yüzünden (M..) de kaldığım yok ki., boyuna dolaşıyorum. Bu kuru yemiş taahhüdüne de nereden girdim? tç fındığı (150) den teslim etmem lâzım. Nakliye masrafını düşün. E., taahhüdü yenilemek için bazı kimselerin gönlünü hoş etmek te lâzım.. 40 tan fazla santim alamazsın benden. Razı değilsen Allaha ısmarladık..» dedi.
Hayri Küner kalkmak ister gibi bir hareket yapan Kerim efendiyi oturuttu:
«Dur yahu, dur, kesip atma., başka mal da alırsın elbet., uyuşuruz. Üzüm vereyim mi?. Belki yemiş de lâzımdır.. Bir kaç kalem eşyada fiyatlar uyar belki..» dedi.
Kerim efendi sandalyesinden kalkıp oturarak:
«Yo., yoo.. Önce fındık işini bitirelim., başka şey alırsam alırım., o benim sonraki bileceğim iş..» diye bağırdı.
Tezgâhtar Hurşit, rakı şişesini, kadehleri koydu. Aşçı çırağının getirdiği salata, ciğer, piy^z, şiş kebabı gibi mezeleri masaya dizdi Korka korka Hayri Kiiner’c:
Ekmek karnesini verecek misiniz?» diye sordu.
Karnesiz ekmeği aşçı elli kuruştan he--.ipladığı için, Hayri Küner karnesini daima yanında taşır.
Ekmek karnesi mi?» diye eliyle yeleğinin ceplerini aramağa başladı. Bir taraftan da Kerim efendiye dert yandı.
■' Zoruma giden şey ne biliyor musun Kerim efendi? Hükümetin bize üveyi evlât muamelesi yapması.. Memurlarına 16 kuruştan verdiği ekmeği bize 27 den satıyor Bak düşün! Ne kadar kazıklanıyoruz.. Bir ekmekte 11 kuruş.. Amma biz bir malı sa-TBjen y 20 den fazla kâr hesaplarsak okkanın alfana gidiyoruz. Halimiz dumandır duıııaıı.. Bir de kalkmış, ekstra ekstra fındığı 140 kuruştan kapatmak istiyorsun...
«Hah karneyi buldum.. Al şu mereti..» diye karneyi Hurşidc uzattı. Hurşit ekmek almağa giderken «kâtip, şu fındıkların bi-z.e-56 yas mal/olduğunu söylüyordu.. De
202
mek kiloda 87 kura? kazanacak... Halbuki haftalıklarımıza bir lira zammetmeği kabul ettiremedik şu hasis herife..- diye yumruklarını sıkıyordu.
Hayri Küller «demek sizin İM..) de karne yok ha?., ne yapıyorsunuz peki..» diye sordu.
«Kırk beşten yiyoruz ekmeği... Siz rahatsınız rahat., bir de pahalı diye şikâyet ediyorsun.. Biz ne yapalım?. Sizden tam 18 kuruş fazla veriyoruz ekmeğe.. 140 dan alırsa kilo başında iki kuruş ya kalır, ya kalmaz. Ben de bu işi babamın hayrına yapacak değilim ya.. İşine geliyorsa verirsin...
Hayri Kiiner lâfı başka vadiye sürüklemek için deminki şikâyetine bıraktığı yerden devam etti:
«Devir memur devri azizim.. Sana şekeri 5 liraya verirse., memur 130 dan alır., sen basmayı dışarıdan üç liradan güç alırsın., memur gider komparatiften (85) e donatır çoluğumı çocuğunu (D... Zeytinyağları, sabunlara makarnaları yağdırıyorlar.»
Kerim efendi de ayni hırsla:
«Bedava elbise,.'âyğkknbı da caba..» diye kükredi. H
Hayri Kiiııer kadehlere rakı kovarken elleri titreyordu:
«Benim bir kapı karşı komşum vardır. Alt ucu herif bir öğretmen.. Gün’ geçmez has unlar, baklavalar, börekler gider fırına.. Üstıinii de örtmezler domuzluklarından.. fakir fukara görüp de özeneceknıiş.. nc umurlarında. Gazinodan, sinemadan çıktıkları yok.. Biz gidemiyoruz doğrucu.. Ut dlm ya., rru-ınur devri..»
Kerim efendi birisi duyacakmış gibi sesini yavaşlattı^
«Kim bilin, belki de sınıf geçirmek irin para sızdırıyor çocukların babalarından.. Bizim orada böyle y apan öğretmenler var. Zaten memurların hepsi rüşvet yiyici oldu. Ben biliyorum onlardan çektiğimi.. Beledi Sümer B.‘>, şorş mcü*c*>-3 hcl-_» .e* diö; ad. KocofoUİeo^oİİa telilT f
diyeye mi, mâliyeye mi, askeriyeye mi hangi birini doyurayım şaşırdım kaldım..»
Hayri Kiiner kadehini aldı..
«Allah sonumuzu hayır etsin birader.. Hadi birter tek parlatalım., buyur!..» dedi.
♦S»
Kuru yemiş tüccarı bay Hayri Küncr’in «kapıkarşı komşum» dediği ilk okul öğretmeni Bay Muhlis Azsöyler. eve bir torba şekerle dönüyordu. 45 yaşlarında zayıf nahif bir adamdı, İyi gıda alamayan insanlarınki gibi gözlerinde bir baygınlık, şakaklarında bir çöküntü vardı. Her zaman taze bir haşarılıkla dolan sınıflarda (25) sene hasır neşir olmanın neticesi hançeresinden muztaripti. Karısı, ihtiyar anası ve 3 çocuğuyla iki bucuk odalı şu evde barınıyordu. Bütün dar gelirli insanlar gibi üzüntüsü de eğlencesi de evindeydi... Sabahlan yataktan kalkınca çocuklariyle yas. dik döğüşü yaparlardı. Akşamlan kâğıt oynar, yahut ut keman ve def ile fasıl geçerlerdi. Bazı gün çocuklar okusun diye iyi kitaplar getirir. Bazan da getirdiği açık saçık bir kitabı dtuınamala ını tenbih eder, fakat onların gizli gizli okumalarına im-kân,.y;®3Kİi,,A e onlar geceleyin bir köşede işlerile meşgul olurken karısına, o romanını mevzuuna benzer bir hikâye uydurarak anlatır. Düşen bir kızın veya erkeğin akıbetine dikkat nazarlarını çekecek şekilde konuşur, sebeplerini .izah ederdi. Ço-eııklan kulak misafiri olduktan bu hikâyeden sessiz sessiz hislerini alırlardı.
Lâkin karısı bu terbiye sistemine bir lürlii ayak uyduramazdı. Babalarının, ço-cılkların terbiyesini bozacağını iddia ediyordu. O şiddetli bir disiplin taraftarı idi.
Kapıyı açan ortanca çocuğu, 11 yaşında ■■Ğfflser -babam geldi İş çiye neşe ile ba-ğırdı.
iiüyük İŞ.yaşında Turgut okumakta olduğiı «Astan Birinci Şartı» romanını yüklükteki yataklar araşma gizledi. «Babam bu romanı okumayın, demişti. Görür-'sç- 65niml(4:birTŞâİta RKnuşmaz. İki defa
203
da sinemaya gidemem.» diye düsündii. Usulca dışan, sofaya çıktı.
Anneleri Müzeyyen hanım, kiiçük kızılım üst başını yıkadığı mutfaktan seslendi:
«Şeker verdiler mi hu?»
Babasının yerine Gülser cevap verdi:
«Vermişler., getirdi anne..»
İhtiyar valide Safiye hanım namaz kılıyordu. «Eşhedüenlâ-ilâhe..» diye sesini yükseltti ve tanrıdan başka şey düşünmemek gayretine rağmen şimdi bir şekerli kahve içebileceğini akimdan geçirdi.
En küçük kız Neş’e babasının elindeki torbayı yakalamış, henüz konuşmasını öğrenmediği için sadece: «baba., mama..» diye Bay Muhlisin yüzüne sevinçle bakıyordu.
Muhlis bey kısık, hastalıklı bir sesle:
«Bizim değil kızım., mama., kaka» dedi. Okulda bir bekâr arkadaşın ikram ettiği fakat «şimdi yemek yedim. Sonraya kalsın.» diye sakladığı sakız lcblebüerini cebinden çıkardı:
«Al., cici mama sana.: dedi. Küçük kız sakız leblebilerim- ıninjSmini avuçlarında sıkı sıkı tutıırak-miiiçlere gitti, oturdu. Ve dört dişi ile leblebileri kemirmeğe çalıştı.
Bay Muhlis torbayı bir çiviye astı, sonra caketini çıkarıp muslukta terlerini yıkamağa gittiği sırada Gülser Neş’eye yaklaştı, yavaş bir sesle:
«Neş’e.. hani bana mama..» diye kendine pay istedi. Neş’e başiyle «Sana yok! demek ister gibi bir işaret yaptı ve sırtım döndü.
Gülser yalandan, ağlama taklidi yapınca Neş'e, ağlamaya dayanamadığı için ağzından iki leblelı çıkarıp verdi.
Müzeyyen hanım mutfaktan çıkmıştı. Soda ve sab odan buruşmuş ellerini oluşturuyordu: yine çocuğun yemişlerine
musallat mı «dun?. Seni gidi hınzır kâfir» diye bağırınca Gülser ağzındaki Ieblebüeri diliyle yanaklarına itti. Aİnıftiını vallahi anne» dedi. ' ~V" Z"">d
Muhlis bey peşkirle yüzünü kurularken tekrar sofaya döndü. Turgut babasına: «Yemekten sonra kâğıt oynıyacak mıyız?» diye sordu. Annesi:
«Sen gidip şu tatil aylarında olsun babana yük olmamak için, kendine bir iş arayacağına, sade oyun düşün..» diye çıkıştı. Turgut: «Anne, oyun da mı oynamıya-lun artık.» diye sızlandı.
Annesi devam etti: «Oyunun sırası mı! Şu fıstıkçının oğlu kadar da olamıyorsun., oğlan senden küçüktür, amma boş oturmuyor. Oysa ki onların paraya ihtiyaçları yok., babası koskoca kuruyemiş tüccarı.. Babanın bir aylık maaşını o, uşaklarına haftada veriyor, öyleyken oğlu Beyyar satıcılık yapıyor. Babası da öyle yetişmiş. Çalışan kazanır elbet.. Sen hazır yemeğe alıştın., sanki mebus çocuğu.. Kime güveniyorsun?. Amma kabahat hep kocamla, baba annenizin. Sizi şımartan onlar.. Eğlenmek çocuğun hakkıdır. Büyüdüğü zaman nasıl olsa ev gailesi çekecekler diye senin çalışmana engel oldular. Şimdi kadınlar büe çalışıyorlar. Çalışmak ayıp mı?»
Safiye hanım teşbihini çekmiş, seccadesini topluyordu, çocukları işe koy-
dunuz da ben mi çıkardım '.. Niçin böyle
. İliyorsun., ben sade bizim zamanımızda çocukları işe sokmazlardı, dedim.. Eh., çocuk çocukluğunu bilirse kemikleri pekleşir derler. Doğrusunu istersen insan çocukluğunda eğlenirse eğlenir, büyüyünce insana yalnız çalışmak kalır
Bay Muhlis bu miinaka; «nın önünü almak için:
Çocuklar!. Bakkal Salim efendiye şekeri hanginiz götüreceksiniz’’ diye sordu. Turgut kaşlarını çatarak:
Ben gitmem., o kel herifin yüzünü gördüğüm zaman tüylerim diken diken oluyor Ağzı her zaman leş gibi rakı kokuyor.»
Gülser gönüllüçıra: «Ecn giderim baba» dedi. Bakkal Salimin tenhada ötesini berisini gıdıklaması hoşuna gidiyordu.
Müzeyyen hanım: «Durun bakalım.. Şc-keri gene satıyoi^ŞEuyuz efendi? Bu ço-
JL -Z V
204
cuklar şeker yemiyecekler mi hiç?» diye sordu:
Bay Muhüs’in sesi, teessüründen biraz daha kısıldı:
«Yavan ekmeğe razı olursanız şeker kalsın.. Aldığım maaştan ev kirası ile su, elektrik parasını çıkardın mı, sade ekmek parası kalıyor. Kömür, sebze, et parası nerede? Gelecek ay 4 lira da yol parası vereceğim. Bereket hükümet arada sırada şeker veriyor da satıyoruz. Yoksa siz et yüzü göremezdiniz. Çamaşırları yamryarak giyeriz amma yemeden durulmuyor!»
Karısı ümitsizlikle başını salladı:
«Hükümet erzak veriyormuş, neye yarar. Bizim boğazımızdan geçmedikten sonra!..» gözlerini eteğiyle sildi.
Safiye hanım «Şekerin hepsini de satacak mısınız?» diye bezginlikle söylendi.
Bay Muhüs az kazanan erkeklerin o utançlı bakışlarını yere dikti. «On kilo sekiz yüz gram şeker düştü hissemize. 800 gramım alıkoyun., üst tarafım çocuklar götürsünler.» dedi. Ve sonra yaptığı işin menfaat tarafiyie utancmı örtmeğe çalıştı: «10 kiloda (3) er liradan 30 lira Relimize geçecek;'20 sini borca tutarlar, geri kalan 10 lirflile yarım kilo pirzola, bir kilo fasulye alsınlar, akşam karnımızı bir âlâ doyuralım. Yakında kaput bezi verecekler. Kaput bezine ihtiyacımız yok., demek ondan da 25 lira kadar bir para gcçe-geçeeek elimize..» ve anî bir kararla ilâve etti.
«Bunun için sizi bu akşam tnr gşizinoyı( götüreceğim.. Bunları söylerken içine tuhaf bir gurur doldu. Daha kuvvetlenmişti sanki..
Bu haber çocukları çılgına döndürdü.' Sevinçten örn e birbirlerine sonra baba annelerine. babalarına ve annelerine sarıldılar. Onları oda içinde döndürdüler. Tftiçtik Neş’e de anlamadığı bu sevince katıldı, dişlerini göstererek güldü. Ve'Mariih'”îçln-de koşuştu.
Müzeyyen hanı m «Gazinom uz kusurdur... Oraya vereceğimiz^para ile bir kilo et alıl
rız» diye itiraz etmekle beraber, o da bir kaç aydır sandıktan çıkarmadığı biricik ipek entarisini giymeği ve hele insan içine bu kıyafetle çıkmayı için için arzu ediyordu. Fazla ileri gitmedi.
İhtiyar kadın bu nikbin havadan faydalanarak:
«Madem şekerimiz var, ben de bari bir kahve içeyim.» diye cezveyi bir emri vaki ile ateşe sürdü. Müzeyyen hanım sadece içinden «Neş enin şekerine ortak olacak amma ne denir, bu da koca bir bebek..» diye geçirdi.
Giilser Şeker torbasını alıp çıktı. Kız gittikten sonra Müzeyyen hanımın akü başına geldi. -Koskoca oğlan dururken elin sarhoş herifine kız yollanır mı a efendi. Sen ne biçim babasın?» diye çıkıştı.
Turgut odadan sıvışmıştı bile...
Bay Muhlis «Canım, sen de işi izam ediyorsun.. Gülsor daha tırnak kadar kız..» dedi.
♦Sende bu genişlik, bu yumuşaklık varken, ben bu çocukların akıbetinden korku yorum» diye söylenerek mutfağa girdi.
Pazarlığı öğle yemeğinde I: rakı ile sona erdiruıuyeıı Bay Hayri Kilner müteahhit Kerim efendiyi deniz kıyısındaki çalgılı gazinolardan birine götürmüştü. Bol bir meze ile süslenmiş masalarına, etraflarındaki dondurma yiyen, kahve içen mıı kıskanç gözlerle bakıyorlar, hınçlı alaylarla zehirli dillerini uzatıyorlardı.
Biraz ileride, ağaç altondaki boş masa ya, öğretmen Muhlis Azsöyler. karısı vc ıkı . ocuğu Turgut vc Gül»-1 geliyorlardı. Küçiik Neş'eyi baba annelerine evde bırakmışlardı. Kalabalıkta yürümesini şaşıran, İıerİ n kendilerine baktığını sanan Müzeyyen hanım ve çocuklar özenerek giyinmişlerdi. Turgut sandalyayı devirdi. Hcp-sî'İtiptırim'zı oİmiT: ı ı- ve ğüiünısemeğe çalış-
Bay krüHTs'baygın gözlerini etraftaki masalarda, çekingen dolaştırdı. Bir tamdık aramaktan ziyade ıun alarda neler yenip içildiğini görmek :qiı. bakıyordu. Masalar-
205
AYIN İÇİNDEN :
Ankara Vniversitenıizin yeni Fen Fakülteni. Ankara Üniversitemiz, resmen bir fakülte daha kazandı. Hukuk Fakültesinin, Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesinin, Ziraat Enstitüsünün çalışmalarını tabiat ve canlı varlıklar âlemindeki araştırmaları ile kuvvetlendirecek olan fen fakültesi, devlet merkezimizin ilim ve kültür havasında her gün yeni çizgilerle daha kuvvetle beliren genç üniversitemiz için taze bir kuvvet teşkil ediyor. Bu sene, ilim ve kültür kervanına Fen Fakültesinin katılmasiyle genç Ankara Üniversitesi tam bir üniversite haline gelmiştir. Fakat denilecek ki, Tıp Fakültesi henüz gerçekleşmiş değildir. Halbuki İstanbul Üniversitemizde tıp fakültesi en önemli fakültelerden biridir. Buna mukabil Ankaranın, hakikatte Ziraat fakülte-da bira ve rakı şişeleri gördüğünü sanıyordu.
Bay Hayri Ktinerle göz göze geldiler. Bay Muhlis tüctian nezaketle selâmladı ve bu esnada, mııı akasındaki masalardan birini işgal edin bu çekingen aile reiîsiııe, can sıkıntısını ve memnuniyetsizliğini giz-liyemediği bir nezaketle ne emredildik iıı: soran garsona: «Üç şişe bira!» diyordu Kapıdan girerken biranın 85 kuruştan satıldığını büyük teneke levhada okumuştu
Karısı, Bay Muhlis’e endişe ile baktı Fakat Bay Muhlis iki porsiyon kaşar | niri istedi ve zihnen bu gecenin kendi ne 3.5 liraya ı ntlıyacağını hesapladı. ı V-binde beş lirası vardı.
öğretmenin masasına bira ve kaşıû' peynirleri geldiği sırada Hayri Küner Kerim efendiye eğildi. Pazarlıktan daha çok lezzet veren bir hırsla:
«İşte azizim, sana bugün söylüyordum ya, hani şu bizim karşı komşumuz öğretmen yok mu, bak şu masada Coluğu çocuğuyla birlikte lıirn içiyor. Bu, hemen İnmen her akşam böyle.. Alt ucu bil- öğret-
J ku
si demek olan, bir ziraat enstitüsü vardır ki. canlı bir üniversite şehrini andıran, geniş bir sahaya dağılmış binaları ile. sayısı hemen hemen kırka varan ensti-tülerile, modern laboratuvarlan ve çalışma-larile emsaline az tesadüf edilen iUm mü-csseselerimiz.den biridir. Kültürümüzün diğer safhalarında olduğu gibi üniversite teşkilâtı ve çalışmaları bahsinde de şimdiye kadar örnek bilhassa Fransadan alınmıştır. İstanbul üniversitesi bu örneğe göre kurulmuştur. Halbuki dünyada Sarbonne’dan gayri de büyük üniversiteler vardır ve ziraat fakülteleri, mühendis fakülteleri bu üniversitelerin ayrılmaz birer parçasıdır. Amerikan üniversitelerinin başta gelenlerinden biri olan Cornell üniversitesinde ziraat fakültesi vardır. Mis-souri üniversitesi ziraat fakültesile nam salmıştır. Memleketimizde şehir hayatım ve şohircüiği temsü eden en büyük şehri-men yahu.. Amma insanın arkasında koca bir hükümet varsa, ekmeğe, una, şekere, yağa, sabuna ucuz ucuz doymuşsa böyle zevk etmez de ne yapar?. Hükümet de. millet de sanki bunlar için, çiılışıyor. Bana kalırsa birader, bir dükkâna memur alış verise geldi mi? beş on kuruş fazla istemeli. Fiyatları yükseltmeli. Hak, adalet yerini bulsun. Karısının üzerindeki elbiseye de bak., ipekli.. Hükümet basma verdi mi luuıım hemen bize damlar «Yirmi beş metl e basın averdiler, bize fazl a geliyor. 15 metresim isterseniz size sahilim. Biz 185 aldık» der. Fazla geldiği filân numa-ı-a.. hanım basma giymeğe tenezzül etmi-v r ı'stelik (85) c aldıklarını 99 kuruş kârla bize sokmağa çalışıyor. Amma dışarıda 250 den al maktansa çoluk çocuk giysin diye (1S51 i seve seve kabul ediyoruz. ^Kulağına eğildi: I
«Hükümet adamları el birliği etmiş, bi-
■ , yuyorlar birader. Gel bari biz birbiri-
mizi kollayalım. Sen 20 para yüksel, ben ■'fiıeyinâ 142’iKn al ’pı fındıkları..» dedi.iı /
206
miz olan Istanbulda kurulan üniversitenin bir ziraat fakültesi olmıyabilir, fakat zirai mmtakanm ortasında gelişen Ankara üniversitesinin temel fakültelerinden birinin ziraat fakültesi olması kadar tabii bir şey olamaz. Memleketin sınaî inkişafı ile muvazi olarak, kurulmakta olan yüksek teknik okulun da yarın, Ankara üniversitesi birliğine girmesi, zamanın icapları neticesinde üniversite gelişmesinin aldığı istikamete uygun olacaktır. Muhtelif fakülteleri ve enstitüleri ile zaten gerçekte var olan Ankara üniversitesine, resmî formalite de tamamlanarak bir birlik verilmesi ve bu suretle Ankaramızdaki ilim ve kültür hayatının daha da canlandırılması işini, bu mesele ile ilgili makamların ehemmiyetle ele alacağına inanıyor ve bunu candan di-lcyoruz.
Üniversite Haftası: Yaz tatil aylarında hem Ankara Üniversitemiz, hem de İstanbul Üniversitemiz memleketimizin iki ayrı kösesine, Antakyaya ve Samsuna, bilgile* rinden bir şey vermek için gittiler. Bilgiyi, küçük bir zümrenin mab olmaktan çıkarmak ve halk arsamda yaymak fikri şüphesiz tutacağımız, tahakkuku için elimizden geleni yapacağımtz Bu
yolda atılacak her adıma yardım etmek, onu kuvvetlendirmek gerektir, tki üniversitemizin memleket gezintilerini ve iki ayrı memleket köşesinde birer «Üniversite Haftası» yapmalarını böyle bir gayeye hizmet etmek istiyen teşebbüsler olarak telâkki edebiliriz. Yalnız, bu «üniversite haftaları sadece birer konferanslar serisiıolmaktun çıkarsa, gidilen yerdeki halkla, münevverle karşılıklı bir alış veriş haline gelirse, daha verimli neticeler alınacağına, gayeye daha da hizmet edileceğine kaniiz. Üniversitelerimizden gideri heyetler seçtikleri bölgede bir hafta değil de dalla, uzun müddet kalsalar, o bölgenin coğrafyasını. tarihini, iktisadını, folklorunu, sosyal hayatını ilh.. tetkik 'ederek ve' âraştırinalanıim neticelerim kendi ilim sahalarının geniş görüşü ile terkip edcrekjıaika .bildûçseler. konferanslar ’diıİjcyioi için heri dtıhaü-
gilendirici, daha canlı, hem de daha öğretici olur. Bu suretle konferanslar, peşin olarak hazırlanmış üniversite takrirleri olmaktan çıkar ve giden heyet halka kendi bilgisinden verdiği kadar halktan ve o bölgeden de kendisi yeni bilgi, araştırma ma-teryeli elde etmiş olur. Bundan başka, bu tetkikler broşürler halinde neşrolunabilir ve memleketin muhtelif bölgeleri muhtelif tabiî ve sosyal cepheleri İle her sene, birer birer, daha geniş okuyucu kitlesine tanıtılmış olur.
YAYINLAR;
Vercors, .Silence delaMer, la-s Caliler» du Silence, Loıtdres, 19-13. s. 46.
Bu küçük eser ilk olarak Pariste lîdlti-ons (1e Minııit ismini taşıyan gizli bir teşkilât tarafından 1942 şubatında - yani işgal altında - tabedilmiş, ikinci tabı Fransa-da yazılan eserleri Londrada neşretmek için kurulan Les Cahiers dıı Silence (Sükût Defterleri) teşkilâtı tarafından yapılmıştır. Bu şartlar altında neşredilen bir eserden ne ı . İtlersiniz? İşgal altındaki Fransamn en gizli ruhunun: en derin haki-hatWftıİE*(tSLBe. P*r^al olmasını. Şimdi hikâyeyi okuyalım: asil fakat fakirleşmiş bir fransız ile yeğeni evlerine bir Alman liıiti almağa mecbur oluyorlar Birbirleri-: hiç bir şey söylemeden Almanla ko-ı. mamağa, o konuşsa bile kendisine cevap v.-ı nemeğe karar veriyorlar. Alman zabiti (ie asil - o tam bir nazi Ocğil, bir junker: Hu-mlcketinde iken şatosunda yaşar, ava ::i. kirdi. Fransız kültürüne âşıktı. Ev sahiplerinin kendisine hiç yüz vermemelerinden âdeta memnun, bu gururlu öfkelerinden Fransanuı uşak olmağa razı olmadığını. Fransız kültürünün dirileceğini, hattâ kemli Ubu'iylc Fransa ile Almanyanın is-ttkbeMe 'evİeneMecekleriııi» anhyor. Her gün ysçız I-ımısızlara düşündüklerini, onlardan cevap 'beMemedeıı. anlatıyor. Ko-nuşamıyan genç kızla zabit arasında hafif },|jr mmanrik alâka hile beliriyor Fakat bir giıii AÎmarütebiti’&u-İK'.-gidiyor, orada na-
207
Yalnız F. Kanad’m yazısında üçüncü paragraftaki fikrini bulanık ve müphem bulduğumuzu söylemeliyiz. Bu paragrafı aynen alıyorum: -Milliyetçiliğin insanlıkla telif edilemiyeceğini iddia edenler arasında Amerikanın veya Avrupanın serbest ve demokrat havası içinde yetişmiş ve tahsil görmüş kıymetli Türk aydınlan bulunduğu gibi ayni manevî hava içinde kendini yetiştirerek bu telâkkiyi benimsemiş olan vatandaşlara, da rastlaıımaktadır. Hareketleri sayfasında, hemen hemen bütün devamlı sayfa arkadaşları gibi Alman-yada tahsil etmiş olan ilk terbiye doktorumuzun bu hükmünü tamamiyle hatalı bulduk. Serbest ve demokrat bir hava içinde hakikî manâsıyla serbest ve demokrat havayı benimsemiş olan insanlann millet ve insanlık sevgisini birbirine aykırı görmelerini ve hem milletlerini, hem insanlığı sevmemelerini, tek taraflı ve totaliter olmalarını akıl ve mantık kabul edemez. Biz hakikaten demokrat ruhlu insanlar arasında böyle bir insan tanımıyoruz, bu gülünç bir tenakuz olur. Milletsevgisini ve insanlık sevgisini birbirinden ayıran, bunları birbirinin zıddı gıui gören fikir cereyanı Avrupada otarşi ideolopisi içinde insanlığa arkasını donen, ırkçılık yaparak milletleri. keyfî bir surette, üstünlük - aşağılıksintine tâbi tutan, üstün mertebeye konanların aşağı mertebeye konanları köle gibi kullanabileceğine inanan ve bunları okullarında hakikat diye okutan ideolojidir. Meselâ Dr. Fikret Kanad’m daha geçen > ıl çıkardığı «Milliyet ideali ve topye-kûn millî terbiye» adlı kitabında (1942) göklere çıkardığı faşist yâni nasyonal sosyalist terbiye, milletle insanlığı geniş bir surette birbirinden ayıran, bütün insanlık .medenreef® bir tek milletin ihtirasları bakımındım gösteren, başka milk ileri bir tek milletin menfaati an bakmuntlan tasnif etlen ve bunu omun gençlerine ve çocuklarına mutlak hakikat diye öğreten terbiye .-istemi, oöyle bir ideolojin i h zebunu olan bir terbiye sistemidir. Milletle insanlığı bir-...birim-vgrt ve dügnı an görenleri böyle totaliter, tşk taraflı ve otarşi çıkmazına sap-
Fikir
zi fırkasına üye olan kardeşi ve bir çok ona benzer başka Almanlarla görüşünce anlıyor ki. «Almanların niyeti Fransa ile evlenmek değil, onun ruhunu, kökünü yıkmak, Fransız kültürünü zehirlemek, Fran-sızları bir daha dirilemiyecek hale sokmaktır. Bu vaziyet karşısında artık Fransada kalmamak kararım vererek Doğu cephesine gitmek üzere gönüllü yazılıyor. Maksadı harbetmek değil, sadece ölmektir, ve kararını Fransızlara «Cehenneme gidiyorum» diyerek anlatıyor.
Peki - böyle bir olay 1940 ta cereyan etmiş olabilir. Fakat okuyunca insan 1914 harbini bile değil - çünkü o harpte Fran-sızlar mağlûp olmadılar - 1870 harbini hatırlıyor. Fransız edebiyatında buna benzer, meselâ bir Alsacc kızı ile bir Jnker zabitinin aşkını anlatan Les Oberle romanı var. de Maupassant’ın 1870 işgaline dair hikâyeleri var. Aynı hava, aynı asaletlerin çarpışması. Bir Junker tipi 1940 işgalini ne -derece temsil eder ? Paristeki kardeşi ve onun fırka dostları ve onlara kafa tutan Frnn-sızlar - biz asal oıüşrm-hikâ.vı-«ini okumak istiyoruz. Belki meşhur hır muharririn miistear bir isimleyazdığı bu küçük hikâye güzel, sedeften bîr kabuk gibi güzel. İçi kof. Harbe dair Yuduğumuz her yeni csı-ı -den sonra aynı şeyi tekrar etmeğe mecbur oluyoruz: bu da değil, bu da değil! Başka bir şey bekliyoruz - yeni bir şey!
Nemıin MENEMENOÎOGUI
Milliyetçilikte insaniyetliük.
Ulusun Fikir Hareketleri sayfasının daimî iki üç yazıcısından biri olan Gazi Teri ye Enstitüsü Terbiye öğretmeni Dr. -Halil Fikret Kanad’m Milliyetçilik ve İnsaniyet çilik jadh yazısını okuduk. (3 eylül 1948: Bu yazısında Fikret Kanad’m milliyetçilikle i^saniyetçiliği birleştirdiğini, bunların,, arasında ayku-ılik bulmadığını görerek sevindik. Çünkü biz bu fikirdeyiz. Bu fikirde olduğumuzu tekrar itekrar yazdık Fık ret Kanad’dan bunu teyit eden bir kaç satır okuyalım: «Hümaniteden (yani insanlıktan) millet sevgisine doğru âkıîşta gayri tabii bir hal yoktor.'Çünktttiyi inşan ya km muhitinde yaşıyım bütün vatandaşları ..........
için de her vakit iyiKılmağfl medjurdür, JanmıArir iffi>lo|[ye hayran olanlar ara-iyi bir insanın kötü bir vatandaş olmasını anıtla aramak akiî ve mantık kaidelerine akıl ve mantık kabulJkiemez.» daha tlj’gun.olur.
SAVAŞ KARDEŞLER İZMİR TİCARETHANESİ
Zeytin, zeytinyağı, sabun ve her nevi sâde yağlar, peynir vesaire satışevi Anafartalar Mevsim sokak No. 5
Tel. No. 2377 Ev. 6235
Sicil No, 3334, Kuruluş : 1930
ALİ PERÇİNEL VE KÂZIM PERÇİNER
Ticaret Evi
I
$ $
--------------------- I
Zeytin, zeytinyağı, sabun ve hernevi sâde § yağlar, peynir vesaire toptan satış yeri £
Kooperatif arkası Ali Nazmı Ap. No. 1/2 $ Tel No. 3153, Telgraf: Alî Kâzım |
Sicil No. 1912, Kuruluş 1930 |
HALİM ŞAPÇI
ALİ RIZA YEĞEN
Zeytin, zeytinyağı, sabun ve her nevi sâde yağlar, peynir vesaire satı evi
Sebat İş hanı No. 40
TeL No. 3752
OSMAN ÖZKAL
Kayseri Pazarı
Yumurta ve hernevi Bakkaliye toptan Ticârethanesi
Tahtakale Caddesi Susam Sokak No. 29
ANKARA
Kayseri Pastırma Pazarı
Yeni Hal No. 21
Tel No. 3975, Sicil No. 2007
Kuruluş tarihi : 1930
OSMAN ANTEBLİ VE İSMAİL BEKRİ
BAKKAL
Toptan ve Perakende Şen Tecimevi Yeni Hal No. 20 - Ankara
Tel No. 1991 Telgraf: Yeni Hal Osman
Kuruluş ta. 1929, Sicil No. 3551
HÜSAMETTİN ÇAĞLAYAN
MANDIRACI
Toptan ve Perakende Beyaz ve Kaşer ve Edirne Peynirleri: Halis Aksaray ve Urfa tere yağlan, saf Ayvalık, Edremit Zeytin yağları Tecimevi
Yeni Hal No. 3 Ankara
Tel. No. 2040, Telgraf: Hüsamettin - Yenihal
| Ankara



MİLLÎ PİYANGO
ken-Her
I
J Her çekilişte bir millî piyango bileti $ alarak bütün yıl talih kapılarını $ nlze daima açık bulundurunuz.
> an servete kavuşabilirsiniz. X

Bu çekilişte talihiniz gülmedi ise ver- »; diğiniz para boşa gitmiş değildir. Bu J sefer çelik kanatlanınız kazanmış de- ;( mektir. Be|ki de sizin kazanma sıra- 5 nız bu çekiliştedir. X
MİLLÎ P IjY/A N G O
Türkiye İş Bankas
Kiiçilk Cari Hesapları 1943 İKRAMİYE PLANI KEŞİDELER: 1 Şubat, 3 Mayıs, 2 Ağustos, 1 İkinciteşrin tarihlerimle yapılacaktır.
________ 1943 İKRAMİYELERİ _____________
1 adet 1999 Liralık = 1999 — Lira
1 > 999 1 = 999 — »
1 > 888 > = 888 - »
1 » 777 = 777 - »
1 » 666 » = 666 - »
1 > 555 444 > = 555 — »
1 » > = 444 — »
2 > 333 ş 666 — >
10 » 222 — 2220 —

so » 99 > = 2970 — »
60 » 44 » = 2640 - » t
280 22 » = 5500 - HM
334 * 11 * = 3674 — *
Türkiye !? Bankasına para yatırmakla yalnız para biriktirmiş olmaz
____________aynı zamanda talimizi de denemiş otaBunua,_________________
25 Kuruş Alâeddin Kııal Basımevi ■ .inkara (4591)