Kaynak: TÜSTAV - Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı Arşivi

Kaldırım Çocukları,.

Bu masum yavruların perişanlığı, şehirlerimizin yüzkarasıdır.
Her cemiyet, fertlerile, mevzuatiyle, İçtimaî, İktisadî ve siyasi bütün müesseseleriler zincirleme olarak kendine ait olan her kusur ve eksiklikden mes’uldür, suçludur.
20 Mart 1046
Çarşamba
BU SAYIDA :
b
Lal
E S A T ADİL
{
AİR Abdülhâk Hâmid, açlığın ve soğuğun ıztırabuna (daha fazla katlanamıyan s fil kadının isyanını ru sözlerle _ ifadelendirm>şti: «Ah. bir yangın olsa da ısınsam!» Son elli yılın 1 şairleri arasında tdâ 'açlık ve sefalet şiirleri yazmış 1 olanlar pek çoktur. Fakat hayat, ihiç bîr zaman bir şairin mısralarile ifade edilebilecek basitlikte de-
I
(
i
»şairin
( »ğildir.
K'ş mevsiminin ten soğuk gecelerinde, ka-2 ranlık bir köşeye şığınmış, yan çıplak bir çoçcuğun ( titreye titreye, öksüre öksüre Sabah laynsini İhiç bir (kalem veya fırça en Realist bir dehânın elinde de Jolsa (onu bize old'uğu gibi tasvir edemez.
S Bu tablonun (hakikî intibaını, ancak namus-
J lu bir insanın vicdanında bulabiliriz. Kendi ççocu-ı ğunu sıcak bir odada ve rahat bir yatakta uyuturken bile endişeden kurtıılamıyan namuslu bir ananın veya milletinin her ferdini refaha (kavuşmuş görmekle şahsî saadetinin tamamlanacağına izta-
SABAHATTlN ALÎ
Devlerin ölümü
.OĞLU
Düşünce serbestliği
HAŞAN TANRI KUT
Vatan sevgisi
AZİZ NESİN
Kuşa çevirdiler
Dr. ZİYA OYKUT
Edebiyatımızda halkçı Üşmeler
RASÎH. N. İLERİ
İngiliz Demokrasisi
SAİT FAİK
İnsan oğlunun haline doğru
RIFAT İLGAZ: Şiir SABRI SORAN: Şiir B. GÖRANLAR: Şiir
ASIK Ali: Şiir
BEHÇET AT1LKAN
Partilerin Sosyolojik tahlili HELVACIOGLU
S. S. C. B. inde Millî Eğitim / FEHMİ YAZICI
Gençlerin sergisi
ESAT ADİL
Suçlar üzerine incelemeler
VE
Lugatçı Adil
Bakkamlar - Gerçekler Küçük Ansiklopedi
( naîn namuslu bir vatandaşın vicdanıdır (ki, böyle ı bir kaldırım çocuğunun ıztırabuni olduğu gibi kav-, rayabilir. '
ı Fakat biz, bu sefalet tabloları karşısında, daha çek millî ve maşerî vicdanın (duyacağı ıztıralba bel bağlayanlardanız. Şehirlerimizin ve medeniyeti-
çok millî ve maşerî vicdanın (duyacağı ıztıraba bel
t
SAYI
mizin yüz karası olan bu otnjbinlerce kaldırım çocuğunun mukadderatı ancak millî vicdanın kararma » bağlıdır. Bu vicdandır ki, /neşredeceği teessür ve V "«n dalgalarile devlet ımüesseseleriıni harekete » getirebilir ve,ancak devletin alacağı radikal tedbir ( lerdir ki, şehir kaldırımlarının bu İçtimaî sefalet ( manzarasına nihayet verebilir.
■ «Ben milletimi severim (ve onunla iftihar
ederim (sözü, hiç şüphe yok ki, vatandaşlık gu-; rurunutn en asîl ve heyecanlı bir tezahürüdür. Fa-’ kat bu cümleyi telâffuz 'ederken samimiyet ve na-muskârbğımızı tekzip edici, içimizde ve dışımızda bir zerre şüphemiz ve kusurumuz bulunma-( malıdv. .
Kaldırım çocukları, sevdiğimiz ve uğrunda '■ her mihnete katlanabileceğirriz milletten bir parçadır. (Fakat, soruyorum, hangimiz bu masum vav-rujaırın sefil varlığile lövÜRıebilîriz? Görülüyor ki, yurt ve milletseverligimizin ciddiyet ve samimiye-( tini karartan, şimhe altında buh’Md”*''n splıenler 1 bertaraf edilmedikçe «sevmek ve övünmek» dn-j ima sahte bir eda takınmamızdan ibaret kala-/ çaktır.
2 Günün ve gecenin her saatinde, hemen her yerde, ayaklarımızın arasına takılan !bu aç. çıplak
lemi, bilmiyorum, daha ne kadar millî ve maşerî vicdanın kapkara lekesi olarak kalacaktır!
Bu çocukları kaldırımlara düşüren İktisadî ve İçtimaî sebepler herkesçe (olduğu kadar devletçe de malûmdur. Onları kaldırımlardan kurtarıp mes’ut ve faydalı vatandaşlar haline getirmenin yolunu bilmemezlikten gelmek veya hakikaten bilmemek ve öğrenmemek bağışlanır kusurlardan değildir.
Türk milletinin kendi sosyal . mücadelesi «beşik» ten başlıyarak İçtimaî hayatımızın her safhasında tesirini göstermelidir ki, bu mücadele «sosyal (kurtuluş» la neticelenebilsin. İş ve mecburî ilk öğretim ' kanunlarımızla diğer İçtimaî mevzuatımız, çocuklarını kaldırımlara salıveren aileleri bel,ki sorgu altına almava elverişlidir. Fakat asıl jnesele, cemiyetin müşterek malı olası bu çocukların mukadderatı üzerinde devleti sorgu altında bulunduracak bir kuvvet ve kanunun mevcut olmamasındadır. ' 1
Kaldırım üstünde sürünen ve nihayet ölen bir cocuğutn elbette bir mes’ulü, (bir suçlusu vardır. Cemiyet bunun muhakemesini nasıl yapacak vesuçlu olarak karşısına kimi çıkartacaktır! Bizce ailenin suç ortaklarından biri ve baş-lıcası bizzat cemiyetin kendisidir. O cemiyet ki, fer»dlerile, mevzuatile, İktisadî, İçtimaî ve siyasî bütün müesseselerile zincirleme olarak (kendine ait olan (her kusuır ve eksiğin mes’ulüdür, suçlusudur.
İçtimaî ve İktisadî sınıflaşmanın zarurî Neticesi olarak elbette bir kısım çocuklar aç ve perişan kaldmmlarîfa sürünecek, bir kısım çocuklar da mektenlerde okuyup kuştüyü yataklarda uyuyacaktır. Bu realitenin karşısında hayret ve teessüre düşmek bir «metod» eksikliği, bir «basit görüşlülük» dur.
ı Bımuüla beraber İçtimaî tahlil ve lenkidlec-yapan /bir muharririn neticelere hiç çbir «duygu» kanşbrmaksızm onlsn kaskatı olarak umumî efkâra sunması dfa büyük bir taktik hatası sayila-bilir.
B»n de, kaldırım cocukkm meselesini yalnız «akli selim»lere değil, vicdanlara da hitan ederek teshir etmeve mecburum. ' Bu çocuk sefaletinin İçtimaî ve İktisadî (sınıflaşman»™ zarurî b*r neticesi »olduğunu söylemek metodumun ve fakat bu sefaleti v’îtanda.şlar’mm vicdanlarıma aksettirtmek de insanbtnmm icabıdır.
Su halde «kaldırım cocuklan» problemini çözmek, önlemek hepimiz İçin yalnız bir metod
20 İCllYU Ş ve hasta çocuklar, millî istikbalimizin temel tasla-1 işi değil, ayni zamanda bir medeniyet ve insanlık £ rından olan bu beş, altı yaş arası yavrular prob- meselesidir.
Gölgeler
Dostoievskynin Aptal ve K. Çapek'in Yaşadığımız devir adlı eserleri müterci-A. Muhip Dranas’ın ilk telif eseri olan (Gölgeler>in şehir tiyatrosunda temsiline 12 mart salı günü başlanmıştır.
Eserin mevzuu bir insanın ölümüne kadar geçen hayatıdır bununla “Gölgeler’-in sadece sübjektif ve psikolojik bir eser olduğu sanılmamalıdır.
Ferdlerin sübjektif ve psikolojik durumlarını tayin eden sosyal sebebler değil midir? Orada senin, benim, bizim hayatımızın müşterek dramı vardır. Öyle kı şehir tiyatrosunda oynanan “Gölgeler,, dramı hakikaten gölgelerdir. Hakikisi, insanlık cemiyeti boyunca oynanan bu oyuna, şimdi de devam olunmaktadır. Şöyle ki: karşılıklı tam bir gönül münasebetine dayanamadan kurulan bir ailenin bütünündeki anarşiyi müellif eserinde ustalıkla bize aksettirebilmiştir. Anlıyoruz ki bu şekil bir aile müessesinde hiç bir şey tam olarak, ne erkeğe, ne kadına ve ne de çocuklara aittir. Erkek vaktiyle geçirdiği sevgi macerasını hayalinde yaşarken, kadın da maceralarına devam etmektedir.
Hülasa Dranas, insanoğlunun, gençliğinde, hayali bir gelincik tarlasının sonunda kaybolan idealini, farfareliğın dalkavukluklarını, riyakârlıklarını, bir kelime ile bütün çirkinliklerini parça parça göstermiye çmışmışiir. Eser sahı-bi butun_ bunları bizim için yem^oian garplı bir tekmK içerisinde öreüumıştır/ Noksan olan taraf, müellifin p.yeste bir merkezi sıkiet kurmamış ve parça parça güzel oıan fikirlerdi bir ana fıkır etrafında toplamamış onnasıdır. Eserdeki hareketsizlik de nkrımızce buradan gelmektedir.
Realitelere bu kadar objektif bir gözle bakmasını bilen A. Muhip Dranas kendisini bir takım tereddütlerden kurtaracak olursa, ’i ürk tiyatrosuna kıy- ( metli büyük eserler kazandırabıiecekdırT*
Fehmi Yazıcı
Sanat Hayatımız: Türk resamları birliğinin güzel sanatlar Akademesinde-ki son sergisinde bir “Salata,, hali vardı, seyirci iyi kötü, yeni eski bir sürü birbirini tutmayan resimlerle karşılaşıyordu.
Bu sergide hakikaten ileri ve kuvvetli görünen resamlar İsmail Oygar’da 16 Mart Cuma günü bir sergi açmışlardır. Bu serginin davetiyelerinde Haşmet
Akal ve Nejat Melih isimlerini de görmek isterdik, bu iki kıymetli resamımızın teknik sebeplerden sergiye iştirak etmediği sanılmaktadır.
Halkçı, demokrat ve ileri Türk resmini hakkiyle temsil eden bu gençlerin sergisine gidenler kârlı çıkacaklardır.
Serginin İlânı: Galerimizde 16 Mart 1946 cumartesi günü saat 15 de açılacak olan Avni Arbaş, Ferruh Başağa, Fethi Karakaş, Fuat İzer, Mümtaz Ye-ner, Nuri İyem, Selim Turan ve Turgut Atalayın eserlerinden mürekkep resim
ulusuz.
-------İmdat.. [Dükkânımda adam öldürmemiş, eline tabanca bıçak almamış, namuslu birisi vaaar!!.. t
--- Dünyadaki deli miktarı artıyormuş..
--------- Tabiî; harp bitince, nüfus çoğalmağa başladı!...
sergisine şeref vermenizi saygılarla rica ederiz.
Sergi 30 Marta kadar açıktır.
35 Yıl: Tekaütlük müddetinin 35 yıla çıkarılması teklifi üzerine bütün memurlar, aylıklarından yapılacak yeni bir kesintiyle seri halinde tabut imal edecek bir fabrikanın inşasını başbakanlığa teklif etmişlerdir. Dileklerinin kabul edilmesi kuvvetle muhtemeldir.
Kervan Yürür: Türkiyenin yegâne inkilâpçı dergisi olan “Gün„ekuyu kazmak için bayı adını alan mezarcılar seferber edilmişmtir. “Gün„ün yakında bizzat muharrirleri tarafından sokaklarda satıldığını görmeniz mümkündür.
Şark Nezaketi: “Nezaketsizlik doğuştan mıdır, tecrübeyle mi kazanılır?,, diye bir sual sorulsa ben doğuştan olduğuna delil teşkil etmek üzere bizim basını gösteririm.. Şairin biri “biz şarap yaradılmadan önce sarhoştuk,, der, bizim basın da “biz vehim yaradılmadan önce vehhamdık,, diyor. Bir Atasözü-susmak altındır der, bizim basın altına son derece düşkün olacak ki “Gün,, ün adı geçtikçe susuyor.
Basın Birliği Konseri: Halk faida-lansın diye T. B. B. tarafından bir konser tertip edilmiş ve bir hizmet olmak üzere tek kişilik biletler 10, loca biletleri 100 liraya satılmıştır, (kıvayet)
Mescidi Cedid: Birbuçuk milyon mektepsiz köylü çocuğu, 10 bin serseri sokak çocuğu hallerinden dolayı toplu
olarak Allaha şükretsinler diye üç aded
yeni cami inşasına karar verilmiştir.
Keramet: Her hafta mübarek Cuma günleri sabah ezanından sonra yayınlanan “Büyük Doğu,, dergisinde Necip Fazıl - Allah sırrını takdis etsin- bir üfürükçülük kürsüsü ihdas ve bu kürsü-
ye zatini inha ederek evrakı Cenabıhak tealâ ve jekaddes hazretlerine bir füze ile sarkıtmıştır.
® Tenzilâtlı Abone: Yıllığı 800.
& Altı aylığı 400 üç aylığı 200 Krş.
II DİZGİ : Çukurova Basımevi
] BASKI: Berksoy Basımevi
i Muhabere adresi P.K. 519 İstanbul
' Müessisi : Esat Adil Müstecaplıoğlu W İmtiyaz Sahibi ve Neşriyat Müd. r*( Haşan Tanrıkut.
I
Ç>(Z>>C>(O o
= 2 —
• V
Demokrat Milletler: 2
ÖN
öLö
i
' II
PARLAMENTO
Gecen yazımızda Krallığın ve hükümetin ödev ve • yetkilerini incelemiş ve bunların Parlamentoya nazaran üstün durumunu belirtmiştik.
Parlamentonun üç ödevi vardır: a) Devletin idaresi için Hükümetin istediği tahsisat kabul etmek ; b ) Yasala-mak; c) Hükümetin icratını kontrol etmek.
Lodlar Kamarasını, Kralın şahsen davet ettiği 700 kadar eski veya yeni asilzade, 25 kadar klişe büyüğü ve tanınmış birkaç hukukçu teşkil eder. Seçilmeleri Kralın şahsı bir ödevi olduğu halde , meselâ 1945’de ”Labour„ parti seçimde kazanınca Lodlar kama rasında da sesleri işidilsin diye Kral bir miktar parti üyesine bu payeyi vermiştir. Böylece hem arada sırada Lord-'l' lar arasına genç kan karışıyor, hem de eski Lordların ancak büyük oğulları Lord olabildiğinden miktarları sınırlanıyor.
Lord’lar Kralla istedikleri zaman konuşmak imtiyazına malik olmakla beraber faal rolleri ancak bir (geciktirme) den ibarettir. Lordlar kamarası mali olmayan her kanunu iki yıl sonraya atmak hakkına malikdir. Tatbikatta böyle bir yetki herhangi bir demokratik inkılâbı akamete uğratabilir. Hatta, Pr. Las-ky’nin dediği gibi, bu gibi frenler oldukça Ingilterede bünyevi hiç bir demok-ratik inkılâp yapılamaz. Lordlar bir de toplanıp aralarından birini muhakeme etmek hakkına sahiptirler. Ancak sonradan d a göreceğimiz gibi Parlamantcnun yetkileri kolaylıkla değiştirilebilir.
Parlamentonun cbür yarısını teşkil eden Avam Kamarasına gelince genel oyla seçilir. İntihap fermanı (writ), dairelerindeki üyelerin seçimini sağlayacak olan ( sheriff) lere veya belediye reislerine yollanılır, bunlar 600 tanedir.
Namzet olmak için bir seçmen tarafından teklif, ve başkaları tarafından da desteklenmek gerekir, bütün namzetler bir günde teklif edilirler ve her biri nakit olarak 150 İngiliz lirası depozito bırakır. Seçim arasında seçmen başına 5;6 (pens) den fazla masraf etmek yasaktır, ayrıca tekmil oyların sekizde birini alamıyan namzetlerin depozitosu yanar.
Bir seçim dairesinde ■ tek bir namzet varsa[dcğredan ■ dcğrıya saylav [sayı-• lir. Fakat tatbikatta namzetleri yazdı”
tan partiler, yani merkezdir. Namzet ilânından seçime kadar geçen onbeş günde mücadele devam eder. Namzetlerin seçim ( ajan) lan ve kendileri hatta ev ev dolaşırlar. Seçim günü seçmen nemzet listesinde istediği ismin sağına bir put işareti yapıp listeyi sandığa atar. Sandıklar mühürlenip daire merkezine gider ve (sheriff) veya belediye reisi huzurunda açılırlar, netice belli olunca balkondan halka ilan edilir. En çok oy alan seçilmiş sayılır.
RASİH NURİ İLERİ
Seçim tahrif edildi diye şikayet olursa, ispatında mahkeme bir yıla kadar hapis cezası verir. Namzetin seçim memurundan başkası meselâ ahpapları propagandasını yapmak için para sarfet-mişse seçim tahrif edilmiş sayılır. Mahkeme kararını bir de parlamento tastik eder.
Yeni parlamentonun açılışı Lordlar kamarasında olur, Kral tahtından yeni parlamento üyelerinin (M.P.) girmesini emreder ve (Speaker), yani meclis reisi ende olmak üzere Avam kamarası üyeleri salona girerler, Kralın açış nutkundan sonra ise kendi salonlarına giderler.
Tartışmalara her üye yerinden kalkarak iştirak eder, birkaç kişi birden ayağa kalkınca (speaker) ilk gördüğüne söz verir ve tartışma uzarsa sözü geri alabilir. Ananeye bağlı bir iş olan (spe-aker)Iik çok zor olup intihabında kralın kabulu şarttır.
Politikayı parlamento tain etmediğinden, onun cdevi ancak Hükümetin politikasını tasvip edip etmemektir. Halkın nazarında da mesul olacak Hükümettir.
M.P. 1er parti dişiplinine bağlıdır, mühim bir karar alınırken parti umumi kâtipleri kendilerini şahsen meclise çağırabilir, hatta meclise yakın oturanların evlerine bu maksatla bir zil konulmuştur.
Haftada dört defa celsenin ilk saa-tında M.P. 1er önceden yazı ile haber vermek şartıyla bakanlardan sual sorabilirler, bakan kısaca cevap verir, münakaşa yasaktır. Kanun tartışmalarında da kralın veya bir M.P. nin ismi geçemez.
Seçim 1911 den beri 5 yılda bir’yapılır; ancak meclis kendi kendini uzatabilir; iki Genel .savaşda seçimler böylece geri bırakılmıştır.
Vergi üç türlüdür: a) Vasıtasız (Gelir veraset, harç); b) Vasıtalı vergiler, gümrük zamları; c) Evin kirasına göre hesaplanan belediye masrafları, meselâ cn, lira
veren her vatandaş ne kadar su sarfe» derse etsin aynı su parsını verir.
Kralın mülkünü Devlet idare eder, ona karşılık kraliyete 4;5 yüzbin liralık bir irat verilir.
İNGİLİZ ANAYASASI
Anayasa (Constitution) hükümlerini ihtiva eden bir çok kanun oldu halde hepsini bir araya toplayan bir metin yoktur. Anayasa bir sürü kararnamede dağalmış bir haldedir. Hatta mütehasıs-l’1 ların dediğine göre (constitution)u tamg olarak bilen insan yoktur.
Anayasanın tam bir metini ve nihai bir şekli yazılmadığı için, hiç bir zaman maziden tam bir ayrlma, istikbal için kati bir nizam görülmemiştir.
Parlamento arada bir Anayasada değişiklikler yapar, bazan da eski şekle dönülür. Bundandır ki Ingilterede istikbal için teminatlı, kati ve kanunca kaçınılmaz kontratolar yapılamaz. Bir Fransız mukavelesi ile bir Ingiliz mukavelesi arasında bu cihetten esaslı farklar vardır. O derecedeki Lord Bryce “İngiliz Anayasası diye bir şey yoktur,, diyebilmiştir.
Vatandaşların Anayasaca tanınmış haklan ise yukardan verilmiş emirler, kararlar olmayıp aksine hususi ve şahsi meseleler için mahkemelerin verdiği yararların umumileştirilmiş şeklidir. Meselâ bir vatandaş Hükümet aleyhine bir konferans veriyor; zabıtaca yakalanıp mahkemeye sevkediliyor; yargıç “Adalet,, namına, böyle bir şeyin yasak olamayacağına karar verince, bu, aynı cins davalar için, esas sayılıyor ve böylece doğan anane bir kararname ile tes-bit edilince Anayasaya konferans serbes tisi giımiş bulunuyor. Yani özelden genele g.’diş var.
Sir John Sirn.on 1935 de bir konferansında: “Anayasamızda bir mantık eksiği bir şekil düşmanlığı, maziye büyük bir hüımet, kuvvetli bir realizm ve l,er-şeyin üstünde büyük bir itidal görülür, öyleki aklı selime aykırı olunca hiç kimse kanuni kaklarının tam olarak tatbikini isteyemez... Anayasamızı anlatmak bakımından büyük bir zorluk vardır, o-‘ da hakikati halde bir anayasamız olmayışıdır, diyor.
W. Churchillin işaret ettiği gibi Ana yasada en hayati değişiklikleri yapn ak için iki mecliste en küçük bir çoğunluk ve kralın kabulu kâfidir.
Parlamento ise hiç bir insan tarafından kurulmuş değildir. Kendi kendine gelişip anane, realizm ve itidal esalarıra dayanarak bugünkü şekline girmiştir.
—3—
Partilerin Sosyolojik Tahlili
Bugüne kadar kurulan partilerin si- 1 yasî cephesinden ziyade sosyoloji ilimi ı bakımından incelemek faydalı olacaktır.
Sosyoloji ilmine göre parti (bir İçtimaî sınıfın diğer sınıflar karşısında menfaatlarını korumak ve iktidarı eline almak için kurduğu teşkilâtır», demek oluyor ki, partinin vücudu; bir İçtimaî sınıfın menafiini diğer sınıflara karşı korumak ve bunun için de iktidarı eline almak veyahut iktidarını devam ettirmek için sosyal bir zarurettir. Fakat partilerin kuruluşu; son asırlara ait olduğuna göre, partilerin mevcut olmadığı devirlerde sosyal sınıflar menfaatlarını ne şekilde koruyor, ve iktidarlarını nasıl devam ettiriyorlardı?
İlk ve orta çağlarda dinî ve İçtimaî müesseseler - Delfi kâhinleri, mabetler idarecileri, olimpiyat oyunları tertip heyetleri ilh... - bu işi görüyordu. Daha sonraki devirlerde, bugünkü partilerin rüşeymi olan kulüpler baş gösterdi. Ezcümle İngiliz self goveı nement inkılâbında inkılâpçı parti rolünü İngiliz kulüpleri gördü. Fransız inkılâbında parti vazifesini kulüpler yaptı, ve Fransız inkılâbını jakobenler kulübü yürüttü. Rebespier diktatörlüğünü bu kulüplere dayanarak yaptı.
Bu kulüplerin itimadını kaybetmesi de, iktidardan uzaklaştırılmasına ve ha-yateaa mal oldu.
Tükkiye millî kurtuluş çıkışı müdafai hukuk teşkilâtına (yani partisine) dayanarak oldu. Bu misalleri daha çoğaltmakta pratik fayda yoktur.
Bir sınıfın idame ve bekası, partisinin kuvvetine ve idaresine bağlıdır. Paris komününün fecî akibetini, Fransız komünarlarınm sağlam bir plat-formda partilerini kurmamaları doğurmuştur. Keza Belakün komininin sukutu, partinin yanlış bir temele oturtulmasının-yani partinin mes’ul yerlerine sosyal demokratların getirilmesinin-eseridir.
Parti mademki bir sınıfın eseridir o halde, daima onun malı olarak kalması lâzımdır. Fazla kalabalık temini için gelişi güzel sempatizan sınıflara kapıları açmak hatalıdır.
Her sınıfın şuur derecesi ayni olma-’ dığı için, şuuru teşekkül etmemiş sınıflar-’grupların iktidarı ele almak için müş-beka ve inkişaflarını iktidarı ele almada , terek faaliyete geçme devresi:
O halde’partinin»kurulması bir İçtimaî zümrenin iktidarı ele almak için mücadelesini keskin bir hale getirmesi ve
görmezler; bu sebepten her içtimai zümrenin mutlaka partisi olmaz ve yine, her sınıftan her şahıs ayni şuur olgunluğuna malik olmadığı için, ayni sınıfa iktidara yaklaşması demektir, Osmanlı hattâ ayni sınıfın İçtimaî tabakalarına-dayanan muhtelif partiler de olabilir. Mesela İkinci dünya harbinden evvel
Bulgaristanda ve Yunanistanda muhtelif çiftçi partilerinin olması gibi..
Hukuk bakımından bunlar birer parti olmakla beraber içtimaiyat bakımından bunlar muhtelif "partiler değildir. Ayni sınıfın muhtelif devirlerde kurduğu partiler, hukukan müstakil ve ayrı birer teşekküldür; fakat, içtimaiyat ilmi bakımından bunlar'ayni- partinin devamından başka bir şey değildir. Meselâ bizde genç Osmanlılar, ittihat Terakki, Serbest Cumhuriyet partisi, ayni sınıfın yani tüccar sınıfının partisidir ve bir teakuptan, isim değiştirmekten başka bir şey değildir.
Bir kaç adamın bir araya gelip bir nizamname yapması ile parti hukukan teşekül etmiş olur, fakat ilmi bakımından asla!..
içtimaiyat
Yazan:
| Behçet ATILKAN |


İçtimaiyat; ilmine göre parti, bir İçtimaî zümrenin en son teşkilâtıdır. Partinin teessüsü, şirketler, cemiyetler., ilh, yo-lile idare etme terbiyesini; tezahürler, nümayişler, neşriyat ve matbuat münakaşaları.. ilh, yolile de mücadele terbiyesini alan bir İçtimaî zümrenin, tek kurtuluş yolu bulunan iktidarı ele alması keyfiyetinin gerekdiğini idrak ettiği 1 anda hakim sınıfın durumuna göre legaln veya illegal olarak vukua gelir.
Demek oluyor ki, içtimaiyat ilmine göre partinin teşekkülü şu üç merhaleden geçer.
I — Kapalı guruplar devresi: İçtimaî hayatın tenakusları, fabrikalarda, mekteplerde, mahallelerde... ilh, mevcut düzeni yer yer tenkide; bunları ıslıahı etrafında küçük ve müşterek çalışmayı kabul eden kapalı grupların doğması..
II — Kapalı grupların birleşmesi devresi: Bu esnasında tanışmaları birleşmeleri
grup içinde diğerlerinin erimeleri.
III — Parti devresi: Muhtelif birleşik
muhtelif gurupların faaliyeti birbirlerile karşılaşmaları, ve nihayet bir “zemin,, de veya en kuvvetli kapalı
muhalefet gurupları 1905 de Pariste birleşti. İttihat Terakki doğdu. 1908 de ihtilâlini yaptı. Bununla beraber partinin
kurulması için'-bu merhaleleri beklemek ve bu yolu takip etmek zaruri değildir. Zira parti, inkilâpçı hayatın eseri olduğu kadar ayni zamanda inki-lâpçı hayatın da müessiridir. Parti ve inkilâpçı hayatın arasında tara bir diyalektik mevcuttur.
I
Sosyoloji ilminin aydınlığı altında parti meselesini açıkladıktan sonra bu ilmin verdiği malzeme ile Türkiye realitesine bir göz atalım;
Bugün Hukukan teşekkül etmiş dör parti mevcuttur. Mevzuumuzu içtimaiyat ilmi bakımından ele aldığımız için, hukukî durum bizi ilgilendirmez. İçtimaî durumu tespit için, içtimaiyat ilmine göre şu noktaları tespit etmemiz lâzımdır. Bu partiler hangi içtimai zümrelerin menafiini temsi ediyorlar ? Bu içtimai zümrelerin « Şuur » ve « hareki-yel > dereceleri ne kadardır?
Dikkat edilirse, bu partilerin hemen hepsi sınıfların dışında, fakat sınıflı bir cemiyette sınıfsız Demokrasi zeminihde yükselmektedir. Bu itibarla bunlar hukukan ayrı birer parti olmakla beraber, içtimaiyat ilmi bakımındah âyhi sınıfın partisidirler. Aralarındaki fark, esasta ve zeminde değil teferruattadır ve bilhassa, bürokratik kadronuh kuruluşundadır. Şu hâlde bunlar, ayrı ayrı partiler değil; ancak iktidarı ele geçirmek hususunda birbirile mücadele eden ayni partinin bürokratik kadrosundan gelme ( Fraction ) lardır.
Hakikî parti, ancak Türkiye’nin ge niş « çalışan > sınıflarına, yani ülkemizin ekseriyetini teşkil eden çiftçi ve işçisine dayanan bir parti olabilir.
Bu içtimaiyat ilmine göre sınıflar üstü bir Demokrasi zemini üzerinde yükselen bir parti değil halk ekseriyetini kucaklayan ( köylü ve işçi partisi > olabilir.
Böyle bir parti’nin vücüdü, içtimaiyat ilmine nazaran zaruridir ve elzemdir. Zira Türkiye’de; 1848 de Panteon üzerine bu ideal bayrağı diken Şinasi ile « Çırağan Sarayı ihtilâli » adı ile anılan ilk işçi ihtilâlini idare eden Ali Suavinin temelini attıkları ve birinci Dünya harbinde Nüzhet Sabit tarafından geliştirilmiş olan bu parti anlayışının inkilâpçı mücahitler tarafından bugünkü Dünya şartları istikametinde yeni bir hayat sahasına ulaştırılarak resmi bir teşekkül halinde kuvveden fiile çıkarılmasını sosyolojik ve- hayati bir zaruret olarak görmekteyiz.
4
Kuşa Çevirdiler
Hürriyet ve Müsavat üzerine kısa paragraflar
Haşan TANRIKUT
Aziz Nesin
Amerikan gazeten yazılardaki mü-rettip, müsahhih, makine ve sair hataları, binde sekize kadar, ^tecvizi hata dahilinde kabul ederlermiş. Yani bin kelimenin IJiçinde^sekiz kelime hatalı çıkarsa okuyucu afveder. Bundan fazlasına okuyucunun tahammülü yok.
Avrupa gazeteleri biraz daha müsamaha ile, yüzde bire kadar hatayı kabul ediyorlar.
Kitaplara gelince;'; bunda hataya ne şekilde olursa olsun müsamaha edilmiyor. Altı yüz sayfalık bir kitapta tek yanlış bulunmuyor. Gazete ve mecmualar, mevkut olduğu için, aceleye gelip gözden kaçan'^hatalar - olabiliyor. Halbuki kitap, rahat rahat tashih edilip hatalardan temizlenebiliyor.
Bize gelince; eğer bir gazetenin içinde bin kelimeden sekiz tanesi doğru çıkarsa ne mutlu...
Eski kitaplarda, meselâ üç formalık kitabın arkasında bir forma da hata, sevap cetveli vardı. Bu yirmi beş sene evvelki itiyadın değişen tek tarafı “hata -sevap„ yerine, “doğru - yanlış,, lafının kullanılması. Yirmi beş yıllık bütün ilerleyişimizi bununla kıyas edebiliriz, işin laf tarafı.
Bunu da kabul edeceğiz ama, bu düzeltme formasında olsun yanlış olmasa. Okuyucu ile alay eder gibi, bu düzeltme formasında da, yine bir formalık yanlış.
Bir kitapta, yanlış bulunması kimin Suçudur? Sırasile, muharririn, tabi’in mürettibin, müsahhibin, makinistin ve dairenin.
Binaenaleyh bu suçun cezasını da Sırasile bunların çekmesi lâzım gelirken, okuyucuya çektirirler. Çünkü, kitabın sonuna konan düzeltme cetvelimin de dizgi, baskı ve kâğıt parası yi-nU Okuyucunun cebinden çıkar.
Meşhurdur, bir gazetenin birinci sayfasına iki resim koyarlar. Resmin biri, büyük adamlardan birine ait, biti de Karacabey harasında damızlık inekleri gösteriyor.
Büyük adamın resminin altında şu yazı:
Karacabey harasında damızlık bir inek.
İnek resminin altmada da meşhur adamın ismi. BuDİar gibi affedilmez gaflar yapılagelmekte. İşin komik tarafı olduğu gibi, acıklı tarafı da var.
Muharrir yazısını verir. Evvelâ sekreter bir budar, mürettib de vazifesini büyük ihtimamla yaparak yazıyı içinden çıkılmaz bir halde müsahhihe ve-
Din müessesesi dünya saltanatını hükmedenlere bırakarak ahiret saltanatını
yoksullara, fakirlere ve ezilenlere vaad ediyor. Dünyada eşitliğe ne lüzum var? Allah nazarında fakir, zengin herkes eşittir ya bu yeter... Çünki asıl olan e-şitlik budur, öteki hiçtir. Bu kadar kuvvetli, bu derece işe yarar bir propagan-l daya her devrin hükmeden sınıfı nasıl I başı üstünde yer vermesin? Prudhon E din müessesesini “ahlâka en aykırı mü- ,ı essese,, olarak ilân ederken elbette kök-} lü bir hakikate temas^ediyordu. “Servet ve Fazilet,, adlı tezimde ayni meseleye başka bir cepheden dokunmuştum. Din re-el olan eşitsizliği olduğu gibi kabul e-diyor, bundan yüzü kızarmış olacak ki hemen “Tanrı nazarında eşitlik„i ortaya atıyor. İşte devrin hakim sınıflarına hizmet eden de yüz kızarmasına dayanamayarak ortaya attığı bu sonuncu fikirdir. Böylece ezilenleri teskin ezenlere dünya nimetlerini garanti etmiş oluyorl
P — Hürriyet verilince müsavat; müsa vat verilince hürriyet elden gidiyor, dü-J şüncesi zamanımızda bir çok kimselercg son derece parlak bir fikir olarak görünüyor. 1789 hürriyetten yola çıkarak müsavatı sağlamağa teşebbüs elti. 157 yıl-danberi müsavat hürr.yete çiğnetiliyor. 1789 tecrübesi tarihi kadro içinde büyük bir ilerlemedir. Fakat bugünün sosyal kadrosu 1789 u çok, pek çok aşmış bulunuyor 1789 u tam tersine çevirerek hürriyeti müsavattan çıkarmak demesini 1917 denberi yapılıyor. Hüriye-tin, müsavatı bozan bir vasıta olarak kullanılmasına elbette meydan verilmemelidir. Müsavat, hürriyeti bilkuvve ihtiva eder, hürriyetin, müsavatsızlığı bil* kuvve ihtiva etmesi gibi.. Dikkat edilsin ki hürriyetten söz edenler daima «ekonomik hürriyet» demek isterler. Bu hürriyeti vermezseniz, öbür hürriyetin onların gözünde hiçbir değeri kalmaz. Bütün bu hürriyetlerle hep bir ve aynı şe.
rir. Musahhih de meharetini gösterir, yazıyı arap saçına çevirdikten sonra iade eder, Makinist de ihmal etmez, satırları birbirine karıştırır, makineye sürer. Bilmece gibi yazı, okuyucuya sunulur. Anlıyan beri gelsin... Sonra u sata münekkitlere mevzu çıkar.
Bu yazıları hiçbir zaman, muharrir yazmamıştır. Yahut muharririn yazısını kepaze etmek için hep birden söz vermişlerdir. O kadar ki, bu yazılarını muharrirleri bile tanımaz.
“Uçtu, Uçtu„ diye geçen hafta bu şutunda yazdığım yazıyı kuşa çevirmişler. Bu yazının akıbetini de Allah korusun okuyucularım.
yi, çok para kazanmayı kastederler.. Yine dikkat ed.niz ki müsavattan söz
edenler daima «ekonomik müsavat» demek isterler. Ekonomik hürriyetle birlikte yürütülmesine çalışılmış olan hukukî müsavat ne kadar acıklı ve çirkin neticeler doğurmuşsa; ekonomik müsavatla beraber yürüyen hukukî hürriyet de o kadar sevinçli ve güzel neticeler doğurmuştur.
«Sosyalizmin müsavat dediği şey sınıf imtiyazlarının kalmasıdır. Bunlardan fazlasını yani fertler arasında müsavat istemek, saçmalıktır» sözü Engels’indir.
P — Ekonomik eşitlik içinde bulunan insanların kendilerini hür hissetmeleri imkânı, ekonomik eşitsizlik içinde
(»bulunan insanların kendilerini hür hissetmeleri imkânındanjdaha manalıdır, ikinci şıkta insanın hal ’ve istikbali, tahsil ve sıhhati eline geçen paranın miktarile kayıtlıdır. Böylece insanlar kendilerim «sosyal kaderin oyuncağı» olarak sayarlar. Birinci şıkta insan eline geçen para
ile kayıtlı olmayıp hal ve istikbali garanti altına alınmıştır. İnsan, kendini ka-zancile hudutlanmış olarak his ettiği nis-bette hürriyetten (yapabilmekten) mahrum bir köle; aksine, hayatını kazancile hudutlanmış h i s etmediği nisbette de efendidir. Sosyalizmde yapabilmek hürriyeti, liberalizmde mütemadıyan yapamamak ve mütemadiyen bundan şikâyet edebilmek hürriyeti vardır. İnsanlık 157 sene «hür» dür ve 157 senedir bu hürriyeti şikâyetlerini dökmek için kul* tanıyor. Hürriyetin tekâmülünden doğan müsavat^(l) bundan başka bir,şey yapa- j mamış olduğuna göre; müsavattan do*u ğan hürriyete bel bağlayabiliriz..
P — Hürriyet bugününden ve yarınından emin olan insanın duygusudur. Bu duygudan mahrum olan liberal sisteminin insanı hür! dür, çünki sonsuz tatmin edilmemiş duygularla dolu olan benliğini boşaltmak suretile daha az-tehlıkeli bir hale gelmesi liberal sistemin menfaati iktizasıdır. Aksı taktirde o sosyal b.r maraz halini alacak, ihtilâl denilen tufanla liberal sistemi boğuvere-cektir. Böylece liberal hürriyetçilik, hem efendilerin cebini dolduJmak; hem sefiller kitlesini ruhan tedavi etmek gibi çift kıymetli bir hüner, benzersiz bir deva ve efsunudır..
P — Liberal sistemin insanı bugün e yarınından daima şüphede, şasyal kaderin elinde oyuncak, daima yapamayan fakat daima «yapamıyorum» diye bağırabılen bir ihtibaslar mahlûku, sosyal bir marazdır.. Böylece reel hürriyet artık hangi taraftadır bulabilirsiniz. Hürriyetten gelen müsavat ne kadar sahteyse; müsavattan gelen hürriyet de o kadar hakikidir.

DÜŞÜNCE SERBESTLİĞİ
ÂDİLOĞLU
“İnsan düşünen bir hayvandır* sözü ile şüphesiz ki Sokrat tam bir tarif yapamamıştır. Eğer “insan yumruk al-“tında düşünmeden hoşianmıyan hayvandır* deseydi tarifi doğrultmuş ve temam etmiş olurdu.
Dünyanın neresinde olursa olsun fikri gömmeye ve zincirlemeye heveslenen gafiller unutmasınlar ki, vicdanlarla beyinler, tabiat yapısının insan e-liyle fetholunamaz iki muhkem kalesidir. Bu kalelerin kurduğu paha biçilmez hâzinelerin adı ise: İstediği gibi inanma ve düşünme hakkıdır.
- Yeryüzünde mukaddes saydığım hiç bir mefhum yoktur ki, benim gözümde ^bu haktan daha mukaddes olabilsin! Harcanması en zor sandığımız hayat bile onun uğruna pek kolayca harcanabilir. Bunda tereddüde düşenler olsa olsa alçaklar ve soysuzlardır. İnsan ne kendisinin, ne de başkalarının inanç ve düşünüş haklarına el sürülmesini istemediği müddetçe hür ve namusludur. Çünki haysiyet ve şerefimizin varlığı ancak onun varlığıyle mümkündür.
Zincir şakırtılariyle, hürriyet şarkılarından birini tercih etmek mecburiyetinde kalmış olanlardan şarkıları dinleyip, şakırtılara kulak asmayanlardır ki bütün unsurların gözünde mabutlar ve ilahlar mertebesine yükselmişlerdir.
Başkalarının inanma ve düşünce hürriyetine saldırmak isteyenler her şeyden önce kendi hürriyetlerini inkâr etmiş olurlar. Çünki her tecavüz yeni bir tecavüzün örnek ve göreneğidir. Fikir hürriyetinin akış ve yapılışını bugüne kadar hangi set durdurabilmiş ve hangi zincir onu mıhlayabilmiştir? Ve kim buna muktedirim iddiasiyle ortaya çıkmıştır da hüsran ve hacaletten başka bir netice olabilmiştir.
Namık Kemalin:
(Çalış idraki kaldır muktedirsen âde-miyetten) mısraındaki uçsuz, bucaksız hürriyet felsefesi tek taraflı hürriyet müptelâlarını düştükleri dalâletten kurtarabilir sanırım.
Dilediği gibi düşünme ve inanma serbestliği bütün ömrünce vatandaşlarına öğretmeğe çalışmış olan en büyük Amerikan demokratı Abraham Linkoln’e “hür olan her memleket benim vatanimdir* dediği zaman, hiç bir vatandaş gücenmemiş, aksine olarak herkes derin bir saygı duymuştur.
Aklın ve vicdanın köleliğinden hoşlanan vobazlığı ve her çeşit softalığı paçasından tutup sınırlarımız dışına fırlatmadıkça Türk demokrasisinin
o o- o-o -o o
DE
V L E R i I


Çok, çok eski zamanlada bundan yüz milyonlarca yıl evvel, dünyamız henüz bilginlerin “İkinci Devir,, adını verdikleri çağlarda iken, yer yüzünde bir takım kocaman,korkunç devler yaşamakta idi. Bugün bildiğimiz hayvanların çoğu o zamanlar daha ortada yoktu. Canlı yaratık olarak denizlerdeki balıklar, bir çok kuşlar, pek küçük bazı memeli hayvanlar ve kurbağalar vardı. Bir de bu söylediğimiz devler. Bunlarda çeşit çeşitti. Boyları sekiz on metreden tut da, yirmi beş metreye kadar olurdu. Kimisinin kalın, pul'pul, sırtı dikenli derileri, küçük bir oda büyüklüğünde başları, bir adam’boyu dişleri ve boynuzları, kimisinin dört beş metre uzunluğunda bir boynun ucunda küçücük başları vardı. Hemen hepsinin kuyrukları uzun, pençeleri tırnaklı idi. Sürüngen hayvanlar soyundan olan ve damarlarında sıcak kan dolaşmıyan bu devler loş ormanlarda sulak, bataklık yerlerde yaşarlar, ot, et ne bulurlarsa yerlerdi. Tembel oldukları için çok kere karınlarını ormanlarda, sularda, su kenarlarında ölüp kalmış olan hayvanların leşlerde doyururlardı. O zamanlar çoğu ağaçlarda yaşayan memelileri ya-kalıyabilmek için arka ayaklarının üzerinde doğrulurlar, uyun boyunlarını dalların arasına uzatırlardı. Onlara kay-gusuz ve ralıat yaşamak imkânını veren ne cesaretleri, ne de zekâları idi. Sadece dev yaratışlarına dayanarak etraflarını kasıp kavuruyorlardı. Bir yerde göründükleri zaman bütün canlılar
ordan kaçışır, balıklar suyun derinlerine kuşlar göğün maviliklerine, öteki hayvanlar ağaç kovuklarına, inlere dalarlardı. İlk bakışta yer yüzünün bu ten-bel fakat zalim, bu aptal fakat kuvvetli, bu korkak fakat doymak bilmez devlerden kurtulacağı akla bile gelmezdi. Su-
lar onların, karalar onlarındı. İlerde zekâ ve bilgisiyle bütün varlıklara hükmünü yürütecek olan insan, henüz, yapraklar arasında ürkek ürkek dolaşan ve yere çekine çekine inen avuç içi kadar bir memelinin cevherinde saklıydı, gelişme ve yayılmasını asla sağlayamayız.
Türk gençliğinin ve her Türk vatandaşının göğsünü kabarta kabarta bütün cihana söyliyebileceği en güzel söz şu olmalıdır: Benim memleketimde akıl ve vicdan hürdür. Ben, dilediğim gibi düşünmek ve inanmakla övünürüm! Düşünüş ve inancı benimkine uymayanlara da saygı gösterdim. Çünkü hürriyet. Türk milletinin müşterek malıdır ve o, kimsenin has bağçesi değildir!
BİR T A B İ A
İşte böylece, bir zamanlar k görünen, yeryüzünden silinip git bu devlerin şimdi sadece bataklı zelerde iskeletleri ve masallard tıraları kaldı. Çünki hayatın d istiyordu.
SABAH Al
Rakipsiz ve kaygusuz sahip oldukları bu dünya üzerinde battal vücutlarıyla ağır ağır dolaşan, ara sıra bir leşi paylaşmak yüzünden birbirleriyle boğuşan, yirmi tonluk gövdelerini doyurup beslemekten gayri dertleri olmıyan bu mahlûkların ne günlerinden, ne geleceklerinden korkuları vardı. Dünya onları beslemek, onların rahat ömür sürmelerini sağlamak için kurulmuştu.
Ama yer yüzünde hiç bir şey, ne kadar uzun ömürlü olursa olsun, sonsuz değildir. Milyonlarca sene ortalığı ka-
Küçük An
PABI.AMICNTAK1ZM: İngiltere, Fransa ve daha bazı memlekeüerdc hükümetin hâkimiyetini temin etmek üzere kurulmuş, bir sistemdir.
Görünüşte, hükümet, parlâmentonun karsısında mes’uldür. Mesela: Herhangi bir mesele karsısında, hükümeUn İleri sürdüğü tekilli kabul etmeyip itiraz ederse, başka bir hükümetin, yeniden İntihap edilmesi lâzımdır.
Halbuki, hakikatten, hükümet, parlâmentonun,, emrinde değil, parlâmento onun emrindedir. Parlâmentonun ilk mücadelesi, mutlakıyete, yani krallığa karsı İdi ve bu hal on dokuzuncu
asra kadar devam etmiştir. Ondan sonra vaziyet tamamen değişmiştir 1914 - 1918 emperyalist muharebesinin arifesinde parlâmento kriz geçirmeğe başlamıştır. Kendi kuvvetinden emin olmıyan bu İstismarcı sınıf, teröre .seçerek, bir cok memlek». lerde İsçi sınıfının teşkliâUarını dağıtmaya koyulmuştur. İste faşizm adını taşıyan sistem de büduf. ' ,
REFORMASYON: Islahat, «lyast veya dini İleri hareketler, lı> mcı asırda katollk birliğini kıran ve kilisenin görenekliklere dayanan İnanışlarına karşı Itaatsızlığa başlayan katollk ve Protestan hareketleri. >
Ingiltecenin secim reformları. Türklyedekl Tanzimat, Bazı siyasi partilerin bugünkü İçtimai rejim üzerinde yanmak istedikleri köklü ıslahat.
SOSYAl İZM: içtimai servetlerin ve büyük İstihsal vartalarının halkın müşterek ve içtimai mülkiyeti haline konması gayesini'atiden içtimai ıslahat sistemi. Zıddı İndlvlduallsmo, yani fel elliktir
Mülkiyet meselesi karşısında sosyalizmin aldığı sekiUer »unlardır: 1) Her tiirlü lstihs-al Vî-»italarının derhal veya derece, derece arzu veya zorla halkm müşterek malı haline getirilmesi, yani içtimaileştirilmesi, yeni tâbirle millileştirilmesi, millet malı haline konması, 2) Bütün mal larda ortaklık usulüne dönülmesi, yâni istihlâk mevzuu olan her şeyin sosyal İze edilmesi, 3)
r MASALI
ÖL ÛMÛ\
/Q(OOO>Ox0(>0D0>
dretlerine son yokmuş gibi acaklari akla bila galmiyen darda tek tük kemikleri, mü-korkunç, fakat zararsız ha-rdurulmaz akışı bunu böyle
TİN ALİ
sıp kavuran, uçsuz bucaksız dünyaya kayıtsız hükmeden bu devlerin de sonu göründü. Tabiat ve hayat şartları, önüne geçilmez sebeplerle değişmeğe başladı. Bu birden bire olmadı. Belli belirsiz kendini gösteren bir kuraklık, insan aklının zor kavrayacağı kadar uzun yıllarda, bu devlerin rahat, yumuşak yurtları olan bataklıkları, sulak yerleri kuruttu. Bol yaprakları loş ormanları seyrekleşti. Yeni şartlara uymasını bilen, yaradışları buna müsait olan mahlûklar yeni yeni gelişmelerle çeşitlenirler, üzer-
B 3 k II © p @ dİ i
Hem lstlhs il, hem istihlâk vasıtaları üzerinde hususi mülkiyetin kaldırılması, yani emekllk ve istihlâk eşyasının herkesin kabiliyetine ve herkesin İhtiyacına «öre paylaşılması.
Bu sistemlerden birincisi ihtilâlci veya ıslahatçı koljektlvlzm’dfcr. İkincisi, İpUdal hıristl-yanlıkta ve bazı İslâm tarlkatlerlnde rastlanan sekil, Ucüncüsü komünizm'dir.
Bu üc sistem arasında lıüktkmet sosyalizmi, devlet soSy dlzmi, yani etatlzm gibi sosyalizm ıslahatını devlet vasıtasile başarmak gayesinde olanlar da vardır.
Hıristlyvn sosyalisUlgl: Önceleri mevcut olan «korporasyon — esnat birlikleri» ne katolik kilisesinin yardımile dönmek.
Zirai sosyalistlik, küçük zirai mahiyetle İn, C-lfUlklerin cemiyete mal edilmesi. Bugünkü bütün sosyalist partilerinin, yani intilâlcl, ıslahatçı, mllliyetçlç ve hırlstlyan bütün sosyalistçe düşünüşlerin hareket, beraberlik ve ayrılık noktalan hep ana prensiplere dayanır.
Her şeyden önce bütün sosyalist doktrinleri fertçiliğe ve liberal iktisatçılığa karsı koymakta beraberdirler. Hepsi de sermaye ve gündelikçilik kaldırılmasını güderler. Fakat kommünlzm her türlü mülKlyeti halkın müşterek malı kılmak ister Kollektivizm ise yalnız istihsal üzerinde kurulmuş olan hususi mülklyeUn kaldırılmasına taraftır. Zirai sosyalizm ise her türlü gayri menkul ve toprak mülkiyeti ve zirai istihsal vasıtaları üzerindeki mülkiyetin kaldırılmasını talep eder. Bütün nazarı ihtilâflar yavaş yavaş bir nok tada birleşmektedir. O da her türlü büyük istihsal vasıtaları üzerindeki hususi mülkiyetin İçtimai mülkiyet haline getirilmesidir.
Bugünkü modern sosyalizmin kaynaklarına on sekizinci asır felsefesinde bühassa «küçük pareâlâra ayrılış» nazariyesinde rastlanır,
Fransız ihtilalinde Baböf, restorasyon devrinde Sen simon Furye, Prudon tarafından izah edilen sosyalizm 1848 de Kari Marka ve «ng-ls
ierken, bu canavarlar, dev vücutlarının aradığı bol rutubeti bulamıyarak birer birer kırıldılar. Kuru çöllerde, bir yudum yaşlığa kavuşmak için dolaştılar, koştular, süründüler ; ellerine geçirebildikleri hayvanların sıcak, kırmizı , kanlarını, kendi aralarında boğazlaşıp birbirinin damarındaki ^renksiz, soğuk, koyu ıslaklığı içtiler. Zayıflıklarını hissettikçe, eski saltanatlarının yıkılmıya, ömürlerinin sona ermiye yüz tuttuğunu anladıkça vahşilikleri arttı. Kendi yumurtalarını, kendi yavrularını bile parçalayıp yediler. Kokmuş, çamurlaşmış su birikintilerinin başında, birbirleriyle boğuşup yüzlercesi birden öldüler.
Fakat hayat durmadan akışına devam etti, yeryüzünden izleri bile silinen devlerin bir zamanlar hüküm yürüttükleri yerlerde yeni canlılar türedi, o mini mini memeliler gelişti, hele onların vücutlarındaki küçücük, yumuşacık bir parça, beyin dedikleri beyaz bir yığın, git gide- kudretini arttırdı. O devlere kıyaslanınca bir solucan kadar küçük kalan bir mahluk dünyaya pençeleri dişleri ile değil, kafası ile hâkim oldu. Bulanık hatıraları, çeşitli mahlukların on binlerce nesellik değişmelerine ^rağmen, bilinmeyen yollardan bize kadar ulaşan bu devlerin varlıklarını bile o meydana çıkardı. Uçsuz bucaksız bir araştırma, bilme isteğiyle- her yerleri kurcalayıp eşelerken onların nasılsa çürüyüp yok olmamış kalıntılarını buldu. Hayalinde onların şekillerini canlandırdı. Onlara çeşit çeşit isimler taktı. Şurdan burdan topladığı kemikleri oyuncak gibi bir araya getirdi ve seyretti.
İşte böylece, bir zamanlar kudretlerine son yokmuş gibi görünen, yeryüzünden silinip gidecekleri akla bile gel-miyen bu devlerin şimdi sadece bataklıklarda tek tük kemikleri, müzelerde iskeletleri, ve masallarda korkunç, fakat zararsız hatıraları kaldı.
Çünki hayatın durdurulmaz akışı böyle istiyordu.
tarafından bir İlim haline getirilmiştir. Bundan sonra sosyalizm büyük gelişmeler yapmış ve üc öentemasyonal» meydana getirmiştir.
Sosyalist inançlcarı, dünyanın her tarafında siyasi partiler halinde parlâmentolar, hükümetlere sokulmuş ve nihayet dünyada ilk defa olarak Lcnln trafmdan yüz elli milyonluk bir kitle üzerinde tecrübe ve tatbik olunmuştur.
I
• «
NOT: Mecmuamızda, * * İki yıldız taşıyın bütün yazıların Esad Adil Müstecablıoglu tarafından yazıldığını bazı okuyucularımızın sorularına cevap olarak bildiririz. GÜN
Vatan Sevgisi
Haşan TANRI KUT
Ahlâk gözüyle sevgi - cinsi sevgi şu anda mevzvbahs değildir. Nefsimizden gayri bir şey için yapılan fedakârlıktır. Şu halde en büyük fedekârlık en büyük sevgiyi ifade eder. Vatan için en büyük fedakârlığı kim yapıyorsa vatanı ençok o seviyor, en hakiki vatansever odur. Fakat fedakârlı hayatında kolayca sarsıntı husule getirmeyecek şekilde yapanla, hayatında sarsıntılar hasıl olarak yapan arasında derin moral fark vardır. Birincininkine fedakârlık demek kabil değildir. Çünkü fedakârlığın ahlâki manası, nefsimizi bir takım şeylerden mahrum ederek vatan yolunda güçlüklere katlanmayı ifade eder. Verğisini kolayca verebilen, askere gitmekle işi yıkılmayan adamın vatani vazifeyi ifa edişinde «moral» hiç birşey yoktur. Fakat bu ödevleri ekmeğinden, rahatından, çocuklarının ve ailesinin geçiminden keserek yapan vatandaş “Vatanî vazifeleri ifa için,, nefsini mahrumiyete sokuyor, binaeleyh tam ahlâki bir ful yapmış o-luyor. Zengininki yalnız hukuki kanunî bir fiildir. Bu yönden bakılarak: Vatanî gerçek olarak seven kimdir? sorusu tereddütsüzce: “Halk!,, cevabını alır. Vatanî vazifeler şüphesiz kanun çerçevesi dahilindedir. Bu zengin için olduğu kadar, halk için de böyledir ve burada mevzubahis olan kanun çerçevesi içinde hangi sınıfın daha ahlâkı bir fiil gördüğüdür. Böylece halkın vatan sevgisi hayat ve zarurî realitelerden yapılan fedakârlıklara dayandığı için tamamile re-el, mahiyetinden şüphe edilemez bir vakiadır. Halkı vatanını sevmemezlikle
-itham etmek cesaret ve küstahlığını hiç __bir şahsın gösterememiş olması bu mu-^azzam realitenin basası sayesindedir.
Bu öyle bir hakikat, öyle apaçık bir ^hakikattir ki üzerinde fazlaca durmak 2bile tuhaf olur. Demokrasinin gayesi tepeden tırnağa kadar vatan sevgisinden ibaret olan halkın haklarını tanımaktır.
Vatanî vazifelerini yapan rençper, işçi, küçük memur_ve esnaf, münevver ahlâkî-hukukî bir yoldan vatanseverliklerini elle tutulur, gözle görülür hale getiriyorlar: Katlanarak veriyor, fedainefs yapıyor, şu halde gerçekten seven o-dur. Vatan işlerinde yine bunun içindir-ki hak onundur. En büyük vatanperver halktır; dâhi yurt severler daima halk çocuklarından doğmuştur.
Memleketin, demokrasi sahasında inkişafını yapmakta olduğu şu sırada bütün poltık endişelerin dışında bir kültür dergisi olarak intişar eden “gün,, böyle bir halk kültürünün müdafaasını yaptığı için “aşırı servet ve refahn şimarttığı,, beyzadelerin hücumuna, iftirasına uğramıştı. Vatan vazifeleri için en çok fedakârlığı kim yaparsa vatanı en çok o sever. Daima en açık alın ve en kati ifadeyle konuşabiliyorksa bu vatana o-lan reel, şüphe kaldırmaz sevgimizden-dir. Vatan için icabında en ön safta vuruşmaya koşacak olan yine bıziz, parayla her mesuliyet ve vaziyeden sıyrılan beyzadeler değil!
Edebiyatımızda Halkçı Gelişmeler
Yazan : Dr. Ziya OYKUT
Son yıllarda Edebiyatımızda ve her türlü Güzel Sanatlar kolumuzda Halkçı bir gelişme, kendini kuvvetle hişsettir-mektedir. Bu halkçı gelişmenin, son zamanlarda moda'olan, eski halk motiflerini kopya etme teşebbüsünden başka bir şey olmayan, -türedi koşmacılıkla bir ilgisi yoktur. Düzme bir İsviçre dönmesi Köy dekoru içinde, Kezban’laştırıl-mış, Recep’leştirilmiş, tatlÇsu frenklerinin Türk Köylüsü ile ilgisi olmayan maceralı, romantik hikâyelerinin, halkçı edebiyatımızla hiç bir ilişiği de bulunamaz. Bizim müşahede ettiğimiz gelişme, Halk edebiyatının yüzyıllarca birikmiş eski kiymet hazînelerinin, ileri bir kütür ve halkçı bir dünya görüşü içinde yuğurularak, mana ve muhteva bakımından tamamiyle yepyeni bir terkip olan Halkçı edebiyatımızdır. Bu gelişme hızını ve kuvvetini, geri bir ortaçağ ni-zamlanışı içinde bir ümmet hayatı yaşayan Osmanlı saltanatının Halk .düşmanı köklerini kazıyarak / Hakimiyet Milletindir > formülünü hayata geçiren, Halkçı, Demokratik ^Cümhuriyet .inkılâbından alır... Tabiiki, Derebeylik nizamından başka bir şey olmayan, ^skolastik bir dünya görüşünün bulanık gözlükleriyle cihana bakan, Osmanlı İmparatorluğunun fikir kadrosunda, «Halk’ın yeri olamıyacağı gibi, ileri bir dünya görüşü de yer edemezdi. Nitekim OsmanlI sarayının resmî edebiyatı olan Divan Edebiyatı, N E F î'nin diliyle pek alâ bir Halk düşmanı görüşü for-mülleştirmişti: ( Türke Hak çeşmei irfanı haram etmiştir..» Burada ( Türk » bu iğrenç mısraı söyleyeninbgörüşü ile ( Kaba İnsan » , ( Köylü Adam > manasına gelen tertemiz Anadolu Halk’ın-dan başka bir şey^değildi. O «Anadolu insanı » ki, yüzyıllar boyunca, doymaz saltanatı beslemiş, kendisine « İrfanı haram kılan» Divan edebiyatının dalkavuk şairlerine «İhsan» hazırlamıştı!...
Buna karşılık Saray jıüfuz ve tesirinden uzak serazad dağ başlarında Halk Kitleleri kendij öz edebiyat*ve musikisini yaratıyordu: ( Ferman Padi-şah’ın Dağlar bizimdir» mısranı yanık ve içli bir türkü halinde söylüyordu işte I.. Anadolu insanının _ Saraydan çektiği iztırap bu ağızlarda ve bu seslerde ifadesini buluyordu. Fakat bütün yetişme imkânları elinden alınmış. Saray ve Derebeyi unsurlarının-elinde basit birer sağmal sürüsü haline getirilmek istenen Halk Kitleleri bütün bu içli duyuşlarına rağmen, fikrî - • gelişmelerini sağlayamıyor, esas istikametini bulmaktan uzak kalıyordu. Ve bu arada Divan
edebiyatı alabildiğine inkişaf eden bir DALKAVULUK edebiyatı halinde «Maksutjıemen sadrı keremkâra’sena-dır» diyerek, bir dilenci düşüklüğü i'.e ihsan beklemekle meşguldü. Saray mensuplarından.
Cümhnriyet inkilâbından^sonra, edebiyat ve sanatımızda büyük bir değişme oldu: Saltanatı deviren Anadolu insanı yeniden değer buldu, Halk kitlesinin yüzyıllarca çalınan değerleri, red edilen kıymetleri iade olundu. Fikir ve edebiyatımızda halkçı bir görüş, Halka doğru yükseliş kendini gösterdi. Müs-bet bir gelişmenin ilk merhalesi bu suretle tamamlandı. Halk kitlesinin hayatî dertleri, yaşama şartları, eski halk edebiyatı hâzinelerinin süzgecinden7geçtik-ten sonra sanatkârın, halkçı, inanmış sanatkârın sahip olduğu ileri kültür hamulesi içinde yuğurularak, halkçı yeni eserler meydana atılmıştır.
Bu arada bazı eserler halkın büyük dertlerini anlatmakla birlikte, ele aldıkları tipler bakımından, ümitsiz bir karanlık içinde, bedbin edici bir son’la bitmektedirler. Halbuki cemiyet daima iyi ile kötünün, ileri ile gerinin, haksızla haklının çarpıştığı, tezadlarla dolu bir savaş meydanıdır. Bu meydan içinde yıkılan, her gün bir az daha çöken, haksız kiymetlerin ve müesseselerin yanında, hergün gelişen yeni ve ileri kiymet ve müesseseler de birlikte yaşamaktadırlar. Ve aralarında bitmez tükenmez bir mücadele vardır. Romancı ve sanatçı, cemiyeti bir bütün halinde ve bütün tezadları ile canlandırırken, bu oluş ve çöküşlerin de hikâyesini yapmış olur. Çöken bir cihanın yanında, çürüyen kiymetlerin yanında bir doğuş, serpiliş ve oluş’un kendini göstermesi, eserin bedbin ruhunu tamamiyle ortadan kaldırır; aydın ve ümitli bir. eser haline getirir.
Fakat bütün bunları bir bütün halinde canlandırabihnek, ancak cemiyeti bir bütün halinde idrâk edebilmek, bir bütün halinde sistemli kavrayabilmekle mümkündür. Çarpışan kiymetlerin, İçtimaî oluştaki yerini tam bir isabetle, tarihî şanslarının üstünlüğüyle tayin edebilmekle mümkündür. Arasıra edebiyatımızda görülen Eski-Yeni münakaşası, iki zıd görüş çarpışmasından başka bir şey değildir. Sanatı cemiyet için bir vasıta olarak gören gençler, artıkjmü-nakaşa ve lafı bir tarafa bırakmışlar, eser vermekle meşguldi rle.;/bu mesut karar daha şimdiden kütüphanelerimizin raflarını doldurmağa başlayan hakikî halkçı eserlerin sayısını artıracak, hem de
İspanya Şarkıları
En büyük demokrat romancı ve şairler yıllardır ■spanya meselelerinde cephe almıştır ve pek mühim eserler m aydına getirmişlerdir. Bir iki tanesini hatırlatalım: E. Hcmingway, A. MalrauX, A, Koestler, Aragon . . .
Biri Fransız, biri Amerikalı iki şairin ISpanya için yazdıklarından birer nümune verelim :
İSPANYA
İspanyada kan boyalı bir ağaç varsa Hürriyetin ağacıdır.
İspanyada açılan bir ağız varsa Hürriyetten bahseder.
İspanyada bir bardak saf şarap varsa Halktır onu içecek.
Paul Eluard
1 sp ah ya ölû le rı
Buna bir cevap verilecektir.
Gözyaşlarına cevap verilmedi, buna verilecektir.
Gözyaşları cevapsız kaldı
Madrid, Barsölon. Valans’m gözyaşları
Kan cevapsız kaldı
Güernika, Badajoz, Almeria’nın kanı.
Yüzlerde gözyaşları kurudu.
Kumda kan kurudu.
Gözyaşları ve kan cevapsız kaldı.
Buna cevap verilecektir.
Güernika erkekleri konuşmuyor diye
Almeria çocukları sessiz diye
Badajoz kadınları dilsiz diye
Gırtlakları kanla tıkalı
Sesleri yok diye
Konuşmuyorlar, artık hiç bir zaman konuşmı-y ocaklar Ve Almeria çocuklar susuyor
Kımıldamıyorlar, bu çocuklar artık hiç bir zaman kımıldamayacak. Vücutları çatlak kemikleri çatlak ağizları da Öldüler diye dilsizler diye sessizler diye
Zannetmeyin ki
Zannetmeyinki cevap verilmiyecek
Zannetmeyin ki
Kana cevap verilmedi diye
Yalan cevapsız kalacak.
Zannetmeyin ki
Gözyaşlarına cevap verilmedi diye
Yalan cevapsız kalacak
Bunu zannetmeyin
Bir cevap verilecek
Cevap gelecek
Vakitla
bizim vaktimiz var
Badajoz, Güernika, Almeria
Bu şehirlerde ölülerin vakfı var
Bekliyebilirler t çok vakıfları var
Vakıflar var
Bekliyebilirler.
ArehıkaiJ Maclıısh Çeviren t R. N. ileri
özlü eserlerle artıracaktır.
Halkın kiymet hâzineleri, ileri bir kültür ve halkçı bir görüşle yuğurul-dukça, ileri halkçı edebiyat, hakikî besleyici kaynaklara kök salan, yaman bir çınar dibi serpilecek, gelişecektir. Eseri de o nisbette ölmezleşecektir, son söz yine;
İleri bir kültürle bezenerek HALKA YÜKSELİŞ !...

•58
emokrat Milletlerde Millî Eğitim : 2
SDK
ötöm
Çarlık devrinde ileri demokrat çevreler mecburi eğitim usulünü kabul ettirmek için yıllarca çarpıştıkları halde bütün ğâyrfetlfcri boşâ çıkmıştır.
İdari makamlar bu meseleyi kasten içinden çıkılmaz bir hale sokmuş ve hazırladıkları plânlar filen gerçeklenmesin! imkânsız kılmıştı.
Sovyetlerin başa geçtikleri sırada Rusyada ilk öğretim gayrimütecanis ve iptidai idi, üstelik okuma çağına giren çocukların ancak küçük bir kısmını okutacak bir durumda bulunuyordu. Okulların büyük bir kısmı ise papazların elinde olup eğitimleri en iptidai okuma, yazma ve hesap bilgilerini geçmiyordu.
Eğitim kadrosu ise hem sayıca"eksik-ti hem de eğitmenlerin çoğunun genel’ bilgileri ve mesleki efsafÇçok düşüktü.
Okul binaları ve hele köylerdekiler elverişsiz bulunuyor, okuma yaşı ise tes-bit edilmemişti. Rus olmayan bölgelerde eğitim ekseriya ana dilinde olmazdı.
İlk eğitimi mecburi ve bedava olarak teşkilâtlafıdırinayı esas ödevlerinden sayan Sovyet idaresi muazzam güçlükler ve meselelerle karşılaşmıştı.
öhfce maddi imkânları sağlamak gerekiyordu, yani muazzam bir okul inşaatı programı başarmak, okullara eşya bulmak, öğrencilerin ana dillerinde ders verebilecek esaslı bir kültüre sahip ve _ hocalık için yetiştirilmiş muazzam bir ”, gitmen ordusu hazırlamak lâzımdı, bütün okullar için yeni ve tek bir ders programı hazırlamak, eskiden öğretilen okuma, yazma ve hesap baş-langicinin, tabiyat ve cemiyet hakkında yanlış ve amiyane tasvirin yerine sağlam ve özlü bir ilk öğretim sağlamak gerekiyordu.
Nihayet külliyetli miktarda okul kitapları hazırlayıp basmak, her mıntıkanın hususiyetlerini gözönüne alıp çocukların sayımını başardıktan sonra inşa edilecek okulları ona göre hazırlamak işleri de vardı.
Mecburi eğitimin kâğıt üstünde kalmayıp gerçekleşmesi ve bütün çocuklara maddeten erişilir bir hale gelmesi için bir sürü tedbir almak, yoksulluklarından dolayı okula gidemiyecek olanlara bedavadan elbise, nakil vasıtası ve yemek vermek gerekiyordu.
Sovyet Devleti bütün bu meseleleri ' köylülerin tam bir yardımı ve işbirliğine dayanarak çok kısa bir zamanba başarabilmiştir.
L Çarlık Rusyasında T914 - 1915 ders
yılında 7.300.000 ilk okul öğrecisi varken 1931 -1932 ders yılında bunlar 13.456.000 e çıkmışlardır. Aynı devrede öğretmenler 175.900 den 327.000 ‘e çıkmışlardır, öğretmenlerin genel bilgilerini ve meslek seviyfesini yükseltmek için çeşitli kurslar açılmıştır. Sekizden oniki yaşına ka- • dar bütün çocukların devamlıca okula gidebilmeleri için şiddetle harekete geçilmiştir. Bu, sade eğitimin değil, bütün Sovyet halkının ödevi sayıldı.
Rus olmayan Sovyet milletlerinde çok büyük güçlüklerle karşılaşıldı, çünkü oralarda eskiden ana dillerinde okullar ve hele öğretmen kadrosu hiç yoktu.
İlk okul öğretmenleri yetiştireçek geniş bir öğretmen okulu teşkilâtından başka Sovyet hükümeti eğitim üzerinde münakaşalar ve plânlı konferanslar şeklinde her öğretmene ve her okula devamlı bir kültür yardımında bulundu, özel neşriatla dersler sağladı, sergiler açtırdı, öğretmenler arasında tecrübe teatisine önem verdi..
Sovyet cemiyetinde öğretmenler en yüksek bir yer işgal etti ve herkesin nazarında öğretim derin bir saygı ve
önem kazand\
Sovyet Cumhuriyetlerinde 1938—1939 ders yılında ilk okul öğrencilerinin 1914 e nisbetle oranları şöyle bulunmaktadır:
İlk okul öjrenicisi (1.C00 er olarak ) Cumhuriyetin İsmi
S. Cumhuriyeti 5115,2 13850.1 2.7 kere
2 — Ükranya’ S. S. C. 1537.0 3353.0 2.2
3 — Beyaz Rus S. C. 246.9 713.6 2.9 »
4 — Azerbaycan S. S. C. 66,0 438.5 6.6 »
5 — Gürcitan S. S. C. 136.7 445.9 3.3
6 — Ermenistan S. S. C- 31.7 203.4 6.4 D
7 —Türkmenistan S.S.C- 5.4 166.7 30.7 »
8 — Özbekistan S. S. C 12.7 899.0 70.8
9 — Tacikistan S. S. C- 0.4 235.5 588.8 »
10 - Kazakistan S. S. C- 101.2 796.6 7.9
11 - Kırgızistan S. S, C. 6,9 236.5 34,3 »
cahil olan halk-devrede öteki derecesine ye-misali 1914 de
SULH ; Harbin anası.
SİYASET : Beynelmilel at canbazlığı.
İKTİSAT : Köroğlunun mutbek politikası.
İTİBAR: Borçlunun iftihar madalyası.
SINIR : Sinir harbinin asıl adı.
CANPAZ : Büyük bir anatomi hatası.
LAFİGÜZA.F : Fazı meşhur adamların günlük meşgalesi.
TARUMAR OLMAK : Sinema yıldızı Lena Turnıri tanıyanların akibeti.
İFTİRA : Çirkinin güzele, kötünün doğruya olan intikam duygusu.
GURBET : Aşıkların arasına girin kara kedi.
İHTİYAÇ '■ Yoksulların alınyazıst. TABANCA : Anadan doğma mücrim. TUVALFT : Kimisinin çinkinliğ’ni, kimisinin karın ağrısını giderir yer. ŞARAP : Tekelin işlediği günah.
FAİZ : Yasak ve haram sofrasının en lezzetli yemeği.
DAKTİLO MAKİNESİ: Acemi parmakların işkence âleti.
KİYASET : Şeytanın tedris ettiği eski bir diplomasi ilmi.
REZALET : Uzun etekli bir genç kızın hali.
♦ *
Geçen sayımızda Sabrı Soran’m “Alaimissema„ başlıklı şiiri yanlışlıkla “ Lûgatçe’-’i"-'AdiP„ in altıra dizilmiştir. Özür^-dileriz.
I Sovyef'devrine kadar 11ar yirmi yıllık kısa bir kardeş Cumhuriyetlerin fiştiler. Bunun en bariz ancak 400 ilkokul öğrencisi olan Taci-
kistan Cumhuriyetinin 1938 de 235.000 öğrencisi olfr,asıdır. Türkmen, Özbek ve Kırgız Türk Cumhuriyetleri de görülmemiş mikyasta gelişmişlerdir.
Türk Cumhuriyetlerinde derslerin ana dilde verilmesi oralarda kültürün gelişmesinde bâynk bir rol oynamıştır.
Stalinin beş plânları ■ sırasında
Sovyet ülkelerinin köy Vp- şehirlerinde on binlerce okul inşa-edilmiştir.
1940 da ilkokullarda 20.472.000 öğrenci vardı ve öğretmenler 622.000 i bulmuştu. Aynı devrede sade ilk'öğretim mecburi kılınmakla kalınmamış, köylerde 7 yıllık ve önenıli şehirlerde 10 yıllık orta öğretim gelişmiş ve ikinci genel savaşın durdurduğu üçüncü üç yıllık plânda bunların parasız ve mecburi olması kararlaştırılmıştır.
Savaş Sovyet öğretimine pek menfi bir tesir yapmakla beraber işgal edilmemiş bölgelerde'mecburi eğitim kanununun tam olarak tatbiki sağlanmıştır, geri alman yerlerde'ise ilk işlerden biri'okulları yeniden açmak olmuştur.
Halk da oybirliği ile okulların kalkınmasına,’ kitap tedarikine^yardım etmiştir. Sovyetler Birliğinin ve onu teşkil eden Cumhuriyetlerin büdçelerine şimdiden harbin zararlarını silmek' J için gereken tahsisat’konmuş bulunuyor.
Çeviren: N. HELVAC1OĞLU
— 9 —
i (
I ’
Suçlar üzerine
İncelemeler
HA GAYRET!
Yazan : Esat Adil Müstecaplıoğu
4
ÖLDÜRME SUÇLARI
Öldürme suçları saiklcri, işleniş tarzları, nevileri bakımından Çok çeşitlidir. Bunlar üzerine ayrı ayrı tahliller yapmak ve neticeler çıkarmaya elverişli vesikalar, rakamlar mevcut değildir. Bunu kolaylaştırıcı bir tesis de henüz meydana getirilememiştir. Bu çeşit araştırmalar ancak ceza evlerinde tutulması icap eden sicil ve müşahede fişlerine bağlıdır. Türkiyede, suçlan önleyici tedbirler ve mükerrerliğe karşı rr.ücadele, yani bir kelime ile bir suç politikası, buğünkü eksiklikler yüzünden hemen hemen yok gibidir.
Öldürme suçlan üzerinde ancak elimizde mevcut dokümanlardan faydalanarak bazı neticeler çıkarmıya çalışacağız. Bu tetkiklerimiz öldürme
Yukarıda da görüldüğü gibi ayni yıl ve ondan önce işlenmiş olanlarda dahil olmak üzere bunlardan yalnız 1242 si hakkında hüküm verilmiştir.
1936 yılında işlenmiş olan 3806 adam öldürme suçunun ağır ceza bölgelerine göre ayrılışını tetkik etmek her halde faydalı olur: Bölgeler Öldürme Bölgeler vakası.
Güzünü yıldırmasın karakış Altında sağlamca yatağın,
Hastanede sıran var,
Ne kaldı ki şurada,
Ekim, Kasım, derken Aralık Sabrın tükenmezse eğer, Heybelidesin bahara doğru. Bilirsin can boğazdan gelir, I mangal,
/ artık, İ
l
I
•.
Öldürme" vakası
suçlarının işleniş tarihlerine değil,
sadece hüküm tarihlerine istinat ede-
çektir.
1935 1062
1936 1242
1937 1949
1938 2472
1939 1940
1940 1871
1941 1819
1942 1728
Öldürme suçu mahkûmlarının Er-
kek veya kadın oluşuna göre ayrılışı: Kadın
462
140
126
114
112
109
101
99
93
92
84
81
76
74
72
68
66
66
61
58
57
56
Rize
Kayseri Amasya Karaköse Aksaray Antalya Erzincan Kütahya Bartın Muğla Gümüşhane Çanakkale Bilecik
Van Elmalı Bolu
Maraş Bürhaniye * Adana Nevşehir Niğde Artıvin
55 Eskişehir 54 Elbüstan
Yıllar
Erkek
1935 1017 45
1936 1208 34
1937 1906 43
1938 2409 • 63
1939 1895 45
Görülüyorki Türkiyede öldürme suçunu kadınlar erkeklere son derece az yıllarda kadın tistiklerimizde
Yukankı
nazaran işlemektedirler. Diğer ve erkek sayısına ista-rastlıyamadık. rakamlar, işleniş tarih-
leri ayrı ayrı yıllara ait olup da ancak gösterilen yıl içinde haklarında mahkûmiyet kararı verilmiş olanlara aittir. İşleniş^tarihine ' göre açılmış olan öldürme davaları hakkında, yalnız* 1936[yılına ait rakam',Everebile-ceğiz. 1936" yılında [bütün Türkiyede 3806 adam"öldürme vakası olmuştur.
Diyarbakır Gaziantep Mardin Samsun Trabzon Ankara Konya İstanbul Malatya Kastamoni Elazığ Sinoq Erzurum Tokat Muş Ordu Sivas Manisa Yozgat İzmir Çorum Urfa Ödemiş Gümüşhane
Balıkesir 54 Tekirdağ
Afyonkarahisar 54 Sürt Kars 50 Mersin
Şibinkarahisar 47 Mustafa K.P. Denizli 44 Silifke
Zonguldak Bursa Aydın Kırşehir Çankırı Bergama Akşehir Karaman Cebelibereket
^Giresun Uşak Adapazarı Burdur
40 Kırklareli
39 Kula
39 İsparta
38 Düzce
8 Biga
36
36
36
35
34
34
33
33
Kocaeli Kozan Vezirköprü Alanya Gelibolu Bandırma Gönen Edirne
Öldürme
32
32
30
30
29
29
28
28
27
26
26
25
24
23
23
22
21
21
20
15
15
15
15
14
13
13
13
12
12
12
11
11
11
10
8
6
5
2
1
sayı-, suç-
bahsine'-gelecek mızda, iki. bine yakın öldürme lusu üzerinde şahsan yapmış olduğum kriminolojik bir anketin neşri ile ni-hayeÇvereceğiz.
Senin neyine su bakır Çıksın Çadırcılara..
Bilmem isine yarar mı Şu duvardaki palto,
Yok İste «alışmaya ^dermanın! Hele otursun su sulh (yerine, Sık dişini!
Hersey Hersey Doktor
İlâçlar
Bakma
Kevser
Bu sıcağa kar mı dayanır, I Dirilirsin bayrama varmadan, Sıtmalı kızının
Doya, doya Biraz ilaha Biraz .daha
1 ■
I
düzelecek yakında, yoluna girecek: kapına gelecek, ayağına: kesildiğine Terkosun, akacak «esmelerden!

/
I
öpersin yanaklarını, sabır aslanım, sabır:
Rıfat
4
İLGAZ
Kasımpaşa’da bir vinç var,
• ı (
Bu vlnç’ln zincirlerinde, Rizeli Haşan ı ölii buldular, ■ Oy Halic'in sulan derdi Haşan, ı
Benim sular gibi (gözüm kararıyor: (Döknıo Demir Fabrikasıınm «livarlarında
j saklıdır,
RizeU Ilımanın Karadeniz türküleri, Ve o azmi seyrederdi dumanlı gözlerle, Kumsal’a atı İni 15 köhne tekneleri. Benzemez (dalgaları Karadeniz’in
1 hiçbir denize Vo insanlar da benzemiyorlar burada
ı birbirlerine Yıldızlar, kırık teknelor, ihtiyar vapurlar, tenteli sandallarilo Haliç, Yorgun bir isçiye benzemektedir: Vo biriken kömür, yığınların üstünde
I I t \
Karadenizli bir (türkü söylemektedir: «Oy Giresun Kayıkları.., Şimdi aksam, insanları, balıklariyle tuz kokan Haliç,
Ve vlnç’ln zincirlerinde düşünen adam, Böyle 3'ikftye (etti Süleyman, Son görüsünü Klzell’nin
Ve düşündü: > )
Yine böyle bir aksam ona dediklerini, Neler söylememişti 'insanlara Idalr.., Ne çare okumam yazmam yok derdi, Beni ZonguldAk'ın İsçUerl ,adam etti, Ve daha birçok şeyler söylerdi. ■ Kenıcnçostle yare seslenir.
Yarden önce gelenlorde var derdi, Ve gösterirdi Haliç İnsanlarını, Ona, l aydı be, kafadan sersem, deli derlerdi. Gündeliği dört Breyi kendinden başkalara
* sarfeder diyr. Vo her (gördüğü insanı hemşehrim siveslle
sarfeder diye.
i ( ’
. w.n
i
Böyle olduğu halde o,
Hallç’o ibakan vlnç’ln zincirlerinde ölü
. • , bulundu.
Ve geldiği vakit doktor vak'a yerine. Bir tezkere okundu kendi yüzünden, \
MUZAFFER
İTİZAR: Doğan Ruşenuy’ın “Haftanın Hicvi,,- ne ait bazı mizahi yazları yanlışlıkla “Haftanın kültür haberleri say-— 10 — fasına girmiştir. Özür dileriz,, “GÜN,,
SEVGİLİME MEKTUPLAR : 1
haHöıme dloğrojoa | Sait Faik ABASIYANIK |
Sevgilim, bu mektubu sana yazacağıma, İs bakanına yazmalı İdim. Doğrusu da bu olurdu. Ama sevgilim, büyük yerlere hlc yazı yazmadım da nasıl yazıldığını bilemem diye korktum. Olur a, bir hata ederim... Ama sana, sana neler yazmam. Her şeyimi söylerim.
Sonunda sersemce bir çocuk gibi olduğumu anlayıverdin, Neye böyleyim, dersin. Sabahleyin evden çıkarken büyük adamlar gibi ciddi, tüccarlar gibi hesaplı, zeki olmayı kararlaştırıyor; aksama doğru deli dolu, hesapsız, sersem bir halde evime dönüyorum. Yaradılış bu sevgilim. Bir türlü istediğin gibi bir adam olamıyacağtm!
Sana su aşağıya yazacaklarıma, ciddi, hesaplı, zeki olmayı kararlaştırdığım sabahlarımın ol rinde, başlamıştım O zamanlar gazetelerden birinde bana İs vermişlerdi. Gazete başmuharriri:
— Röportajlar yazın, demişti. Fabrikaları, atölyeleri gezin İsçilerle, İş verenlerle konusun. Bize onların halini anlatın. Hem bakın is bakanlığı kuruldu. Devlette yardımınız dokunur, Bir bakanın göremediğini bir gazeteci görüverir.
Sabahleyin erkenden uyandım. Çalışmağa gitmek ne- güzel sey, sevgilim. Oh- Sokaklarda sabah havası ne serin, ne başka türlü! Sanki aksama kadar teneffüs ettiğimiz htva kirleniyor.
sen de bilirsin ya! Sabahleyin erkenden üniversiteye giderken bu güzel havayı koklamıssma.r.
Bu yeninin güzelliği, başlayan şeyin tazeliği... O sabahki benim halim de öyle İdi. İçimde seyahate çıkan İnsanların üzüntülü sevinci vardı. Kalbim daha çok çarpıyordu. Geceyi, pis geceyi atmıştım, Cayır gibi yeşil, diri İdim,
Deri ve kösele fabrikalarını gezmeğe gidiyordum Oralara kadar yayan yürüdüm. Yalınayakların pek çok bulunduğu deri ve kösele fabrikalarına en yakın mahallelerden geçerken hizan bir burç, bazan bir yıkık çeşme, bir ner ağacı, bu’ minare, bir meesit İnsanı OsmanlI tarihine götürüyor. Sokaklar cok tenha da ondan. Bu saatte herkes, isine varmış olacak. Yalnız bazı kahvelerin içinde emeklilerle İşsizler pinekliyor.
Yedlkule önündeyim. İşte (Arkeoloji) müzesi! Boğdurulan gene Osman, kemend, zindan, ölüm kurusu» bırakalım şu İyi bilmediğimiz tarihi!
Bırakılmıyor ki, önümüzde ardımızda o. Bl.* çeşmenin önündeyim. Bizans kuşatımının müslü-man ölülerine fatiha; adem, senld, hak, nıuiu-saral İstanbul, Cenabı müteal..
Cenk gürültü, havan topu sesi, tekbir..,
Sur dışma vardım, hepsinden, tarihin tehlikeli, yarı masal koynundan, birdenbire, bugünkü dünyaya çıkıverdim, Karşımda bir dünya ve insan meselesi; Ne surlar gibi yıkık; ne genç Osmanın başının koptuğu yer gibi karanlık, ne dc kulelerin kurumuş, sopa gibi kalmış baldıranlarının hayaleti gibi zehirleyici: İşte fabrikalar!
Bacalarından ufka; zenginliğin, saadetin öttüğü, insan kudretinin, almterlnln, ’ zekânın anıtları.
Tarihin, İnsan kalbini sıkışından birdenbire kurtuluverdlm: İşte fabrikalar! İnsan oğlunu selâmete götürecek, ölü deriyi canlandıracak, kurtlu deriyi papuç yapan büyücüler
Ne güzel gözüküyorlar uzaktan: Dumanları pencereleri, düdük sesleri, kaynasan İnsanları, kömürü isi İle,, insan için çalışan insanın kokusuna karışmış bir mayhoş koku burnuma doluyor, İnsan oğlu alışan hayvandır, der, Dost-yevskl «ölüler evini ağalar»mda: kokuya, derde,
pisliğe, felâkete, rahata ne. çabuk alışılır; On da klka sonra, koku şiddetini artırdıkça, burnumuzda kokuya karsı hassasiyet eksiliyor
Fabrikalara varmağa daha yolum var. Tek tük taslan kalmış bir mezarlıktayım. Yerde hayvan kemikleri, boynuz, yapağı, deri kırıntıları,,. Bir kaç kadın, kuzu postekllerlnl güneşe sermls, kurutuyorlar. Az İleride bir kiril yorganın üstüne bir adam oturmuş, c,gara tellendiriyor. Etraf'nda kirli bezlere benzeyen, mendil büyüklüğünde bir şeyler dizili • o da bunları kurutuyor. Sigarasından ctgaramı yakıyor, merhabalaşıyor.
— Bu.ılar nedir hemserlm? diye soruyorum.
— A te yarmadır bunlar, beyim!
Yarma diye, buna mı derler? Bizim bildiğimiz...
Sözümü kesiyor:
— öylesine yarma da bulunur İçimizde ama te biz böylesine de «yarma» deriz.
Gülüşerek susuyoruz.
— Adın ne, hemserlm?
— Elmas!
Güzel isim. Kadın ismine benziyor: Güzel isim! İste hlc bllemlyeceğlmlz İnsan oğullarından biri. Adam yerine almadıklarımızdan biri! Aramızda haılkulâde kızlarile, sarktlarlle, bembeyaz
dişleri, şakrak hallerlle yaşayan bunlara biz, klmblllr ne kadar kötü insanlar geliyoruz kİ, senelerdir İçimize girmiyorlar. Şehrin dışını, kırları sevmişler de bizi şehir halkını sevememişler. Ne güzel kızlarını, ne uydurdukları menekşelerden biçilmiş şalvarlı şarkılarını, ne kemanların*, ne de fallarındaki güzel tekerlemeleri... Ne onan, ne de {/özelliklerini gördük. Yalnız pis taraflarını, mecburen »is oldukları yeri gördük, şehir halkı biz böyleylz, sevgilim. Birbirimizi kötülemeğe çalışırız
— Sen daldın be hemserlm.
— Olur ara sıra be, Elmas ağa!
Bay Elmasın kara patlak gözleri, kalın kaşları, yırtık kasketi, kıllı kulağı, kırçıl sakalı, kuru, zayıf elleri, kısa boyu, fil dişi dişleri ne sevimli bir bütün; görmeliydin bu adamı sevgilim; severdin, hoşlanırdın.
— Peki, ne yaparsın bu yarmaları? be hem-Şerim! ------- - —
— Teff yapar, satarım çoluk çocuğa. Takarım zilleri de kenaıcağızlarına tefceğlzlerin; geçerim mahallelerden,,, angl çocuk anasına buuz etmez ben geçinmez, be paşam! Hele küçümencik mahalle kızları; pek düşkündür teflerime, be beyim!
— Bununla mı geçinirsin Elmas ağa?
— Abl karım da çalışır ne! Maşa satar, gelberi satar, asaeayağı satar. İki oğlum da farikalardadır be! Benimkisi de değildir zor zânâ-at; geçindirir adamı. Muhtaç olmam kimseye.
Bay Elmasın müstakbel bir düğünün ham maddeslle yalnız bıraktım, arkamdan def, ud, dümbelek, zurna sesleri duyar gibi olark, neş’e içinde yürüyorum.
Şimdi, öyle yerlere gireceğim ki, oralarda İnsan oğlu, İnsan oğlu İçin ter döküyor, hakkını alıyor, keyfini sürüyor; ellerinde, derisinde hâift yas sığır derisinin yapışkanlığı, zırnığın, asld'n, iç yağının, lâğımın kokusu İle akşam üstü evine memnun dönüyor.,, Kokunun, o vıcık vıcıklığın ne zararı var! Fabrikanın sabunu da, suyu da boldur. Hele cuş, hiç olmaz olur rr.u, bu koskoca fabrikada? İnsan için çalışan insanı, akşamüstü, evine tertemiz gönderecek tesisat bir fabrikada
RÜZGÂR
Esme rüzgûr, esme rüzgâr ! Alnını yalayıp gitme.
Kafamda gene yangın var, Alevlerimi dağıtma.
Boşa harcama hızını,
Çalma dalların sazını, Işıklı ayın yüzünü Kara bulutla kapatma,
Toprağa değdikçe yanıp, Düz ovalarda fır dönüp, Yüce dağlarda şahlanıp Çukur derelerde yatma.
Dağdan düşen sel gibiyim, Karla yüklü dal gibiyim. Kurumuş gazel gibiyim Beni dört bir yana atma.
Sen deli, efkârım deli, İkimiz şaşırdık yolu, Viranda baykuş misali Ötme deli rüzgâr, ötme.
AŞIK ALİ
bulunmaz olur mu? Kaç paralık şey!
Büyük fabrikalardan birinin önünde durd-dum. Kocaman cümle kapısı acık. İçeride kamyonlar var, kömür var- deri var. En cok da koku var. Bir kavaflar İçi kokusunun daha cıvığı. Kokunun mayhoşu, cıvığı, çürüğü olmaz ama, c-lursa böyle olur, İşte!.::
— Efendim, fabrikanın sahibini görmek is-
tlyorum,
— Ne yapacaksınız?
— Konuşacağım.
______ Kendisi burada bulunmaz. Müdür bey var; onunla konusun.
Defterlerin, gözlüklü adamların, cetvel tahtalarının, hokkaların arasından geçip bir yere oturtuluyorum. On adım ötemde, öğle güneşinin İçinde yanın elektriklerin, dönen kayışların, b’r koyu karınlığının içinden modern İnsanın gürültüsü geliyor.
Genç, yakışıklı, tertemiz giyimli bir adını önümde belirdi. Hangi gazeteden olduğumu sorup öğrendi, sonra:
— Efendim, bendeniz bugün İstanbula ineceğim, bir randevu verelim. Başka bir gün teşrif edin, buluşalım. Size fabrikayı gezdireyim. Kösele vaziyetini, bugünkü fiyat vaziyetini izah e-deyim.
— Ben daha cok işçinin halini görmek İçin geldim Onlarla konuşmak niyetinde İdim. Acaba şimdi mümdin değil mİ?
— Her halde daha gazeteci olamadım. Bu lakırdıyı söyler söylemez adam:
— Salı günü teşrif ederseniz, çok iyi olur, dlyiverdi.
Gazeteci böyle mi yapar? Bir şey bulur söy lerdl. Hani zeki olmağa ahdetmiştim Sami
«bir dakikacık bir âmele ile konuşmalıyım, Meselâ Haşanla desem; hangi Haşan, demiyecekler di ya? Hem deseler bile,, şu orta boylu, zayıfça, karabıyıklı, keleş Haşan, desem muhakkak bir Haşan yanıma gelecekti. Hemşertslylm de, diyebilirdim, Daha başka bir yalan da uydurabl-llrdim.
Büyük fabrikadan arkama baka baka çıktım. Doğru bir kahveye. Bir köpüklü kahve. Son a
kulağımda tu sözler:
— Angarya- Angarya, Angarya! En aşağı bir saattan fazla çalıştırır hergün; insafına! Bir gün artık burama dayandı. Sollenecek oldum. Ertesi gün sana turada İş yok, dedi. Derdimi dökmeğe
çalıştım, dinlemedi. Şikâyet edeceğimi söyledim • güldü: «be.ı, dedi, senin yüz liran İçin bin liri harcarım, seni haksız çıkartırım. Başa çıkamazsın benimle, şimden sonra seni dünyada ise almam
Geçmiş ola!»
11
REŞAT ENİS
Toprak Kokusu
Irgadın Romanı
GUM
Haftalık Kültür ve Aktüalite Dergisi
FAİK BAYSAL
Sarduvan
Köylünün Romanı.
Avni Arbaş
Gençlerin Sergisi
Bir sanatkâr arkadaş gençlerin açtığı sergi hakkında şunları söyledi.
“İsmail Oygar galerisinde yeni neslin kıymetli genç ressamlarından Avni Arbaş, Feruh Başağa, Fethi Karakaş, Fuat İzer, Mümtaz Yener, Nuri İyem ve Turgut Atalay tarafından açılan sergi, görenler için bir sürpriz oldu' Şu se-bebten ki son nesli temsil eden genç ressamlarımız şimdiye kadar bir grup hâlinde karşımıza çıkmamışlardı, Bu iti-barlada, müstakiller D grubundan sonra gelen ve Türk resmine, yeni bir anlayış getiren bu ehil gençleri, »Liman sergisinden sonra bir arada tanıyamamıştık. Bu serginin asıl önemi bize bu fırsatı vermiş olmasındadır.
Harp sonrası dünyası resim san’a-tını Avrupada yeni yetişmiş bir gençlik temsil etmektedir.
Bizde de bu rolü ifa şerefinin, bu genç
Okuyan Kadın
lere nasip olduğunu sergilerinden anlamaktayız. Her g*ç«n nesil yerine daha ileri bir gençlik bırakıyor.
Sergi hakkında topluca, bu gençlerin tam bir şuurla ve aslâ tereddiye düşmeden, Türk resmini hudutlarımızın ötesine ulaştırmak istadadını gösterdiklerini söyleyebiliriz : San’atkâr için mühim olan daima istikbale bakabilmektir. Hattâ bir takım gelenekleride ve kötü bir akademizmanın tesirlerinde kalmadan yeni bir klasisizmaya doğru yol almış oldukları için genç ressamları alkışlamak lâzımdır. Bu gençler, bir gün Türk san’atmda boş bir çerçeve halinde kalmış olan Türk resim san’atına kendi değerini vereceklerdir.,,
Şahışlar üzerindeki tenkidi gelecek sayıya bırakarak Türk ressamlarınız iyi bir galeri kazandıran değerli, müteşebbis san’atkâr İsmail Hakkı Oygarıda genç ressamlarla beraber tebrik ederiz.
Fehmi Yazıcı
RAUAMLAR-GTOL0J
harita sayısı;
5468
1624
1975
2230
2532
2513
2144
2115
1911
2630
2904
2463
1934-1945 yılları içinde bütün Türkiyede ya. yınlanan kitap, broşür,
1934
1935
1936
1937
1938
1939
1940
1941
1942
1943
1944
1945
1945 yılma ait 2463 eserden 621'1 edebiyata,. 440’1 sosyal ilimlere, 249’1 doktorluk, mühendislik, ziraat gibi tatbiki ilimlere, 165'i tarihe, 123'ü nazari ilimlere, 100'ü ise genel konulara aiittir.
Bu eserlerden 1736’sı istanbulda, 485’i An-karada, 118’i İzmîrde, 16’sı Seyhan 15’i Konya ge-rikalanıda d iftar vilayetlerimizde basılmıştır.
1935 -1942 yıllan arasında devlet hesabına yabancı memleketlere tahsile gönderilmiş talebe sayısı ;
Almanya : 596
Amerika ; 73
Avusturya ; 4
Çekoslovakya ; 1
Fransa • 170
Belçika ; 64
İsviçre ; 82
İtalya : 41
Ingiltere : 72
Macaristan : 6
Sovyetler Birlifti; 3
Bu rakamlara milli müdafaa. devlet demir yol-
lan. vilayetler, banka ve şirket talebesi dahil de-
r.
1942 yılında en çok pamuk istihsal etmiş mem—
Icketler şunlardır :
Birleşik Amerika ; 27805 ton
Ingiliz Hindistanı : 8263 »
Çin : 4940 »
Brezilya : 4550 >
Arjantin ; 1070 >
Meksika : 950 »
Peru : 530 »
udan : 496 »
Türkiye t 475 »
1942 yılı dünya altın istihsalatı •
Cenubi Afrika ı 400480 kilo •
Birleşik Amerika : 150582 »
Kanada : 107528 »
Meksika : 26700 » •
Rodezya î 24700 » ♦
Kolombiya : 18557 »
Avustralya 5 35950 »
Nikarâguva : 7650 »
Ekvator ; 5950
Şili i 5827
Difter memleketler 273100
(*) 1941 istihsalatıdır.

Comments (0)