Haydar Rifat'ın Fransızcadan (Solinin'in eserinden) çevirdiği Platon biyografisinin tam metnidir:


Önsöz

Eflâtun, dehasının eşsiz kudretile eski Yunan fikir âleminin en yüksek tepesini tutar, insan kafasını mütemadi bir surette işgale değer hiçbir meseleye yabancı kalmamıştır. Felsefenin tamamen nazarî araştırmaları güzel neticeler aldığı bir çağda dünyaya gelmiş olan filozof bu neticeleri tekmil almış, hazmetmiş ve bunlara o zamana kadar ihmal edilmiş olan meseleleri de katmış, felsefeyi butun genişliğile eleyerek bu konuya bağlı olan mes’elelerin hepsini kuvvetli ziya akınlarıyla aydınlatmıştır.

Doymaz merakı ve iptilâsı dolayın ile Grek dünyasının vardığı bilgilere kanamayarak kâhinler tarafından büyük bir kıskançlıkla saklı tutulan bilgileri öğrenebilmek üzere Mısır’a gitmiş, Bingazi’ye geçmiş, büyük Yunanistan’ı dolaşmış, burada Pisagor mezhebi ile hal ve haşrolmuş, birçok defalar da Sicilya'ya gidip gelmiştir.

Hakikat aşkı ile coşkun ruhunun elinde nöbet nöbet randt. bilgi. dünyaların tekevvünü, ruh. kader, güzellik. aşt. hayatta nûsı! yürümeli. terbiye ve içtimin teşkilât gibi en mütenevvi mes’elerle uğraşmıştır» İde'ler mezhebim yaratmıştır ve bu konuyu tetkik usûlile fikir tarihinde tek olarak gelmiş ve tek kalmıştır. Eline aldığı mes’eleleri evirir, çevirir, birçok cephelerden eler, son sınırlarına kadar ilerliyerek inceler; ona ilgili bulunan bütün güçlükleri birer birer çözer; okuyucusuna kesin bir hal şekli vermekten ziyade, o kendisi ile birlikte adım adım yürüttüğü canlı ve bitarafane araştırmalardaki zevki tattırmağa bakar.

Realiteyi tam bütünlüğünde görmüş, duyguların erişebildiği gerçek ruhumuzun elyafını titreten gerçeyL. konsept sayesinde fikre mal olan gerçeyi tekmil yaşamıştır. Diyaloglarındaki türlü türlü zenginlik ve o zengînlikden çıkan mukavemet tanımaz şiiriyet bundan gelir.

Bunların ihtiva ettiği şeyler bütün fikirler için daima ayni bağı vermese de, ne kadar az olursa olsun bir şey anlamak ihtiyacını duyan her ruh için Eflâtun'u okuyup da büyük bir fayda görmemek imkân haricindedir.

Tahlil ve terkip kuvvetleri icaz derecesine varan birinci derecede ihatalı fikri ile mütalaa âlemine o kadar geniş bir ufuk açmıştır ki o zamanlardan beri felsefe gözü daha hâlâ o ufku aşamamıştır.

Eflâtunun zuhuru ile beraber, fikirler üzerine tesiri pek büyük olmuştur. Bu asırlardan ve asırlardan beri böylece sürmüş, gelmiş ve bazen makûs istikametlere tevkolunan kuvvetli cereyanlar doğurmuştur.

Rasyonalistler de, mistikler de onun âleminde ayni derecede bol gıda bulurlar; metafizikçiler kendisine, candan bir önder, bir örnek olarak bakarlar; ahlaken kemale düşkün ruhlar onun kendilerine çizdiği idealden daha yükseğini anlayamazlar...

Solinin

SEÇME FİKİRLER

“İyilik fikri, bilginin yüksek konuştular,

İnsan hangi bir yeri tutmuş olursa olsun, ve o yer diler kendi tarafından seçilmiş, diler bir büyük tarafından verilmiş bulunsun, her türlü tehlikelere rağmen oraya candan bağlı bulunmak ve onun uğurunda şerefsizliğe ölümü üstün tutmak lâzımdır.
*
ölümün ne olduğunu, insan için iyiliklerin en büyüğü olup olmadığını bilen yoktur. Halbuki gûya fenalıkların en büyüğü imiş gibi ondan herkes korkmaktadır.
*
Tetkik ve tetebbua tahsis edilmeyen hayat yaşanmaya değmez.
*
Ölümden kurtulmak kötülük istidadından kurtulmaktan belki daha az güçtür. Kötülük istidadının gelişmesi daha çabuktur.
*
ölümü fena gördüğümüz zaman katiyen doğru düşünmüyoruz, demektir.
*
İyi adam için ne hayatta, ne de ölümde bir fenalık yoktur.
*
En kıymetli şey hayat değil, güzel hayattır.
*
Fenalığa uğrayan kimse buna, çok kişilerin söylediğinin aksine olarak, fenalıkla karşılık vermemelidir; çünkü her ne pahasına olursa olsun fena olmağa mesag yoktur.
*
İnsan ne çocuklarını, ne hayatını veya herhangi bir şeyi Hakdan yukarı tutmamalıdır.
*
Doğru bir hüküm verebilmek için hükmü çokluğun düşünüşüne göre değil, ilmî esaslara göre yürütmelidir.
*
Asıl üstat keman gibi aletleri iyi akort ederek güzel bir ahenk çıkaran değil, sözleriyle işleri arasında akort yaparak hayatından en güzel bir ahenk kurabilendir.
*
En yüksek yeri tutanda en büyük zekâ da bulunması lâzımdır.
*
Doğru söyleyene uymamak haksızlıktır.
*
Güzel olan şey, güçdür de..
*
- Şairlere Tanrılar ilham eder; onlar da heyecanlarını istidattan nasibi olanlara geçirirler, hu suretle bir ilham alıcılarzinciri peyda olur. Büyük epik şairlerin güzel yazılan katiyen sen’atkurallan verimi değil, heyecan ve ilham eseridir.

Yüksek Lirik şairler de böyledir. Kendinden geçmeden raks etmeyenler, Sibel/^kâ-hmlerini andırırlar : Güzel bir ürün verdikleri zaman mutlaka soğuk kanlı bir halde değillerdir; ahenge hâkim olmalarıyla beraber başları mutlak dumanlanmışlar; sarhoş olduklan zaman feyzim", hazler saçan.. | kendilerine geldikleri zaman dona kalan Bakantlar gibi istiğrak içine dalmışlardır. Bu suretle lirik şairlerin ruhu öğündükleri bedi-alan gerçekten verir..

Onlar bal akan çeşmeler bulup açmak sımnı bildiklerini... incelik, zarafet müvekkile-lerinin bağ ve bahçelerinde arılar gibi çiçekten çiçeğe konduklarını... bize terennüm sure-tile sundukları şiirleri oralardan topladıklarını söylerler ve bu doğrudur: Şair hafif kanatlı, kutsal bir varlıktır. Heyecana kapılmadan, kendinden geçmeden bir bedîa veremez. İlham gelmeden gerçek şiir, tam keramet yoktur...
*
Her insan hayatında ahenk ve şeref ih-tİyacındadır.
Kimse taammüden fenalık yapmaz veya fe-nalık saydığı bir işi tutmaz.Bu insanın tabiatin-de iyilik yerine kötülük yapmak olmadığını gösterir. Nitekim iki kötülükten birini yapmakta müztar kalınca küçüğünün yerine büyüğünü işlemez.

Haksızlık yapmak kötülüklerin en büyüğüdür.
*
Hakikat hiç bir zaman cerholunamaz.

Fenalıkların ilki ve en büyüğü haksızlığın cezasız kalmasıdır.
*
Yer ve gök. Tanrılar ve insanlar ancak sevgi, dostluk, tertip, akıl ve hak ile kaimdirler.
*
Haktan ve sair faziletlerden mahrum olan bilgi hilekârlıktan ibarettir, onun akıl ve dirayet ile ilişiği yoktur.
*
Hayatta herşey insanın arzularına göre gelmez.
*
Saadete götüren vasıtaları kendinde bulunduran ve başka adamlara tâbi bulunmıyan adam hayat için en iyi silâhlanmış, akıllı, cesur, iyi duygulu adamdır; diğer adamlara bağlı bulunmaktan onların iyi veya fena durumlarına göre insan için bir takım değişme zaruretleri hasıl olur.
*
Akıl ve hikmet insanları her yerde bahtiyar eder.
Güzel bir hayat sürmek isteyen insanlar bunu ne doğuşla, ne onurla, ne zenginlikle veya herhangi bir vasıta ile elde edemezler; bu ancak ve ancak aşk ile gelir.
*
Sevgide gayreti, asil hareketleri Tanrılar bile son derece kutlarlar.
*
Tanrılar içinde aşk Tanrısı Eros insan hayatında da, öldükten sonra da faziletli ve mesut kilmak için Tanrıların en kadiridir.
*
Aşk kendiliğinden ne güzel, ne de çirkindir; güzeldir, yüksek bir surette sevmek bilinirse; çirkindir, utanma verecek surette sevilirse...
*
Aşk yalnız insanların ruhunda aram eder ve güzellik arkasından koşar değildir. O güzellikten başka şeylerde de görünür; ona daha bir çok şeylerde; bütün hayvanların vücudunda, toprağın bütün ürününlerinde, velhasıl bütün varlıklarda rastlanır.

Bu suretle aşkın gücü ve büyüklüğü her şeyde parlar..
*
Her aşkta büyük bir kuvvet vardır. Fakat iyiliğe matuf olan ve doğruluk ve itidal île ayarlanan aşk hâkim bir kudrettir ve bize tam bir saadet verir, bizi birbirimize güzel bir surette bağlar.
*
Aşk Tanrısı Eros Tanrıların içinde insanların hayrini en çok isteyenidir. İnsanları himaye eder; ıztıraplarına deva olur; onları yüksek bir saadete götürür.

Aklı başında olan bir adam için birkaç akilimin hükmü bir çok delilerin hükmünden daha korkunçtur.
*
Eros ne yeryüzünde, ne de pek rahat bir tir şey olmıyan insanların başları üstünde değildir: En rakik şeyler üstünde yürür. Yuvasını insanların ve Tanrılann gönlünde, ruhunda kurar. Her gönülde, her ruhta da değildir... Çünkü katı gönüllerden uzak durur, ancak müşfik kalplerde dinlenir. En nazik varlıkların en nazik yerlerine dokunduğundan kendisinin fevkalâde bir incelikte olması zarurettir. Nitekim Tanrıların en genci ve en zarifidir. Bundan başka cevheri mayidir: Her tarafa yayılabilmesi, her ruha hiç görünmeden akabilmesi girip çıkabilmesi için katı olamazdı.

Tabiatinin,ahenk ve cazibesindeki kemalin delili istisnasız olarak'herkesin kendisine karşı duyduğu vurgunluktur. Halbuki güzellikle çirkinlik daima harp halindedirler. Güzellik renginden de anlaşıldığı üzere çiçekler arasına yaraşır, orada oturur. Gerçekten Erös’un beden olsun, ruh olsun, ne olursa olsun çiçekli olmayan..yahut çiçeği kalmayan bir yerde durduğunu gören olmamıştır; bilâkis daima çiçek ve kokular içinde bulunur.

Bu Tanrının güzelliği hakkında daha bir çok deliller getirebilir ise de bu kadarı da yeter.

Faziletine geçelim:

Aşk Tanrısının en büyük vasfı ne insanlardan, ne de Tanrılardan hiç bir hakaret görememesi ve kendisinin de ne insanları, ne de Tanrıları tazyik etmemesidir. Bir iztirap çekse veya çektirse de bunda tazyik yoktur, zaten şiddet kendisiyle telif olunamaz. Ona insan isteyerek teslim olur. Halbuki gönül rızasıyle verilen herşey büküm darlarca da, kanunlarca da muhik tutular. Fakat onda haktan başka en büyük bir itidal de vardır, itidal demek hazleriyle, papyonlarıyla baş etmek.. bunlara üstün gelmektir. Oysaki hiç bir arzu aşk kadar kuvvetli olamaz. İmdi bütün hazler ve bütün papyonlar aşka zebun olmak demek, aşk ona Jarahâkim bulunuyor demektır.Bu halde kıyas iabal etmez raddede bir itîdalde olması da lâzım gelir.

Kuvvetine gelince : Harp Tanrısı Mars bile onunla denk gelemez. Çünkü Mars Eros’u değil Eros Mars’ı tutar. Tutan tutulandan elbette daha kuvvetlidir. Herkese üstün gelene de üstün gelmek en üstün olmaktan başka nedir?

Bu Tanrının hak, itidal ve kuvvet vasıflarından sonra aklını da mütalea etmek münasip olur:

Aşk Tanrısı o kadar akıllı bir şairdir ki, her dilediğine bu akıldan feyiz verir.

Gerçek insan ona görünmeden ilham perilerine ne kadar yabancı bulunursa bulunsun, onun icazkâr eli birinin arkanızı sıvar sıvamaz bir kemal duyulur. Bu da ünlü Eros’un ilham melikelerine taalluk eden her bedianın yaratıcısı olduğuna işarettir; halbuki bilinmeyen şey öğretilemez; nasıl ki, insan kendinde olmayan bir şeyi veremez.Adeta bütün canlı varlıkların telkih ve doğum bakımından hep Eros’un yaratması olduğuna şüphe edilebilir mi? Bütün sen’atlerde Eros kimlerin alnından öperse onların kudret ve şöhretde mümtaz olduklarını ve onun ilhamına mazhar olmayanların karanlıkta unutulup gittiklerini görmüyor muyuz? Ancak Aros’un güdemesi (1) iledir ki, Apolon kemanı, hekimliği, kehaneti buldu, öyle id, Apolon'a da, musiki perilerine de Eros'un çırağı dense veri vardır. Vilkm demir dögme-dok**ayı^örgü örmeyi... Zfc insan* lamı ve Taankrn fcallmmak senetlerini tıpkı tc.71.ece başarmışlardır.
1. (Oüdeme =• Sevk ve idare.)

T-ıtırıL-ır arasında bâr anlaşma kurulmuşsa onun Setini fiss’da, yâni güzellikte aramalıdır, çünkü. Eros’un çirkinlikle ilgisi yoktur.

Eros’dan önce, zaruret devrinde Tanrılar arasında korkunç şeyler geçmişti. Fakat vaktaki o doğdu, güzellik sevdasından gerek Tanrıların, gerek insanların üstüne her türlü hayırlar saçıldı. Öyle ki, Eros hem pek güzel, hem pek iyidir; bunun üstüne başkalarına da bu cevherlerini saçar. İnsanlara barışı, denizlere sükûnü getiren., rüzgârları dindiren.. kederleri durduracak uykuyu veren hep odur.

İnsanları birbirine yabancı durmaktan çeker, yaklaştırır, cemiyet ve dostluk bağlarını döğer, şenliklerin... musiki âlemlerinin... fedakârlıkların ruhudur, iyilikte cömert, kinde ve garazda hasistir. İyilere mağfiret eder, kâmiller kendisine meftundur, Tanrıların mağbûtu olmaya lâyık, kendine henüz eremeyenlerin uzaktan bayıldıkları bir nimet, kendine kavuşmuş olan bahtiyarlar için çok kıymetli bir define, tecemmülün, hazzin, zevkin, telezzüzün, şehvetin, nermin arzuların, pasyonların anasıdır. İyilere yardımcıdır, fenalara göz yumar. Çektiğimiz zahmetlerde, uğradığımız korkularda, telehhûflerimizde, sözlerimizde müşavirimiz, önderimiz, istmatgâhımız, hâlâskârımızdır...
Tanrılar için, insanlar için şerefidir; en güzel ve en iyi bir hakimdir. Her fâni onun arkasından gitmeğe ve onun şanına kasideler okumaya mecburdur.
*
Hiçbir Tanrı tefelsüf etmez. Akıllı olmaya da uğraşmaz; çünkü akıl tanrısal şiarın kendi hassasıdır.
Cahillerde tıpkı böyledir; hiç bir cahil tefelsüf etmez ve akıllanmaya bakmaz. Çünkü cehlin belâlarından biri de ne güzel, ne iyi, ne de akıllı olmıyanı, bu bakımlardan tam bir kifayetle mümtaz göstermektir. Zaten kendisinin mahrum olmadığını zannettiği şeyleri kim arar?

Atıl dünyanın en güzel şeylerinden biri-dirj&os bütün güzellikleri sever.Bir halde ki, Eros'un filozof olduğuna ve bu suretle de âkil ile cehil ortasında bir yer tuttuğuna hüküm olunmak gerektir.
*
Bütün insanlar gerek ruhen, gerek bedenen yaratmak kahilivetindedir ve muayyen tir yaşa geldikleri zaman tabiatleri telkih arzusunu gösterir.

Yaratmak çirkinlikte değil, güzellikte gelişir; erkekle kadının birleşmesi bir yaratıştır. tanrısal bir iştir. Fâniler için beka ancak bu yoldan tasavvur edilir. Bu ise ahenksizlik içinde tekemmül edemez..Çirkinlik kutsal hiç bir şeyle teelif kabul etmez..Bu, ancak güzelliğe vergidir. İmdi güzellik nesil için mukadderat ve doğurtma melikesi ayarında bir şey demekdir.
*
Bir insan doğduğu anden ölünceye kadar ilk önce ne ise hep o dur denir ise de hakikatte ne ayni halde, ne de ayni zarfda kalmaz. Saçları, etleri, kemikleri, kam, velhasıl bütün vücudâ her an ölür ve yeniden doğar; ve bu yalnız beden bakımından değil, ruh bakımından da böyledir.

Âdetler,ahlâk, fikirler, arzular, hazler, zahmetler, korkular, sevgiler hiç bir vakit ayni halde kalmazlar; durmaz, dinlenmez ölür, doğar, yenileşirler; ve en garibi bizde yalnız bilgilerimiz de ayni suretle doğup ölmekle kalmaz, belki bunların her biri de ayni değişikliklere maruzdur.

Gerçek,düşünce silinen, silik bir bilgiye matuf bulunur; unutmak, bir bilginin örtülmesi, sönmesidir. Düşünmek size o gidenin yerine yeni bir hatıra getirir, içimize o bilgiyi yerleştirir ; bir halde ki, biz onu ayni o sanırız.

Bütün fâni varlıklar bu suretle korunur. Bunlar hiç bir suretle ayni halde kalmazlar. Yıpranıp, ihtiyarlanıp göçenler yerlerine kendilerinden önceki hallerine benzer bir tazesini bırakırlar, işte her fâni saire itibariyle bekaya bu bedence velud olanlar cihen gözleri hep onlara çocuk yaparak adları ü
gerek beden, gerek suretle el verir.
kadınları sever, ter
kayar; sanırlar ki,
in, kendileri için

beka, zamanla da şeref temin edeceklerdir.
Fikren velud olanlara gelince, ‘ çünkü bedenen velud olmaktan çok fikren velud olanlar vardır,—bunlar ne doğururlar? Bunlar akıl ve emsali faziletler verirler.

En yüksek ve en güzel akıl ailelerin ve hükümetlerin idaresine hâkim olandır ki, bunların adı itidal ve hakka hürmettir.
*
Aşkın esrarı içinde sırasile güzelliğin her derecesini aşarak nihayet sonuna gelip yüce denilen dereceye varanlardaki Hara birden şaşkınlık getiren bir güzellikle karşılaşacaktır; bu bütün geçmiş emeklerin biricik ülküsü olan bir alandır: Bu yaradılmamış, zeval bulmaz, artması, eksilmesi olmayan ebedî bir güzelliktir. Öyle bir güzellik ki, filan kısımları güzel olduğu halde falan kısmı çirkin değildir; filan zamanda güzel olup da falan zamanda güzel olmamak şaibesinden beridir; filan bakımdan güzel olup da falan bakımdan güzellikten âri denemez; filan yerde güzel sayılıp da falan yerde güzel sayılmaması yoktur; falan filan için güzel olup da filan falan için güzel görülmemesi gayrıvariddir.

Bu güzellik bir sima güzelliği, ellerin güzelliği veya cismanî herhangi bir güzelliği şeklinde teressüm etmez. Bir söylev güzellik yahut İlmî bir güzellik değildir ve kendinden başka bir varlıkta, meselâ bir hayvanda, toprakta, gökte veya herhangi bir şeyde aram etmez. Fakat ezeliyetten beri vardır, katiyen kendi kendine ve kendi kendinde vardır ve bütün başka güzellikler onunla ilgilidir. Bütün o başka güzellikler doğurup göçdükleri halde, o asıl güzellik ne artar, ne eksilir, hiç değişmez.

Şüphesiz gençlere mahsus sıcak bir aşk ile zayıf güzellikleri görüp yüksele yüksele güzelliğin o kemaline varıldığı ve tevaf ve temaşaya başlandığı zaman, hemen hemen hedefe erilmiş demek olur. Çünkü insan ister kendiliğinden girebilsin, ister bir önder elile sokulsun aşkta doğru yol: îlk önce fâni güzelliklerden başlamak ve bu merdivenin bütün basamakları aşılırken, bir tek güzel bedenden ikiye, ikiden bütün güzel bedenlere, bunlardan güzel meşgalelere, güzel meşgalelerden güzel bilgilere, ve nihayet bilgiden bilgiye geçerek bizzat güzellik bilgisinden ibaret olan en yükşek bilgiye varmak ve onu gerçekte olduğu gibi tanıyabilmektir.

Şayet insanın hayatına kıymet veren bir şey varsa o mutlak güzelliği temaşa etmekten ibarettir. Sâf, sâde, her türlü karışıklıktan masun, et ve renk ziynetinden ve bütün diğer vahi gölgelerden müstağni, mütecanis ve mutlak bir güzelliği temaşa etmek kendisine mukadder olan bir fâninin saadetine payan var mıdır?
*
Ancak beden gözleri zayıflamaya başladığı zamandır ki, fikir gözleri vüzuh ile görmeğe başlar.

İnsanların zevk dedikleri şey ne gariptir ve bunun zıddı görünen gam ile arasında ne kadar büyük ilgiler vardır. Gerçe bunların ikisine insanda bir ande rastlanılmaz, fakat birinin arkasına düşülsün ve kendisine yetişilsin, ötekini de mutlaka yakalamak âdeta zarurettir: İkisi birbirine uçlarından bitişik gibidirler.
*
Felsefe en yüce musikidir.
*
Hayatını felsefe mütaleasile geçiren kimse bölümünün yaklaşması karşısında büyük güven içinde bulunmalı ve öteki dünyada en yüksek nimetlere nail olacağını kesin olarak ummalıdır.
*
Filozof bedeni ile pek meşgul olmamalı, ^bilâkis mümkün olduğu kadar ondan ayrılmalı ve bütün ihtimamlarını ruha vermelidir.
*
Ruh: görmek, duymak, acı çekmek, şehvet *168111 altında bulunmak gibi hallerden haleldar olmıyarak, bedenle her türlü alâkalardan, temaslardan azade bir halde, kendi âleminde bulunduğu zaman her zamandan daha iyi düşünür ve olanı biteni anlamaya üzenir. Gerçek, bütün savaşlar servet toplamak arzusundan doğar ve bunu toplamak beden ve jbedenin ihtiyaçlarını tatmin zaruretinden ileri gelir. Bu yüzden de kendimizi felsefeye vermeğe vakit bulamayız. Ve faaliyeti tamamlamak üzere arada boş kalır da düşünürsek birden gelir, araştırmalarımızın ortasına atılır,, zihnimizi çeler,bizi tam bir şaşkınlık içine atar ve doğruyu seçmemize engel olur. Bu suretle iyice sabit olur ki, şayet sahiden bir şey bilmek istiyorsak bedenden ayrılmamız ve eşyayı; o halde vüzüh ile seyretmemiz lâzımdır. Âşık olduğumuzu söylediğimiz hikmet ile ancak o zaman, yâni bu hayatta değil, öldükten sonra imtiyaz buluruz. Bunu akıl açıkça, anlatmaktadır.

Bedenimizle bulundukça kesin olarak bir şey bilmemiz kabil değilse, ikiden biridir:. Ya doğruyu hiç bilemeyeceğiz demektir, yahut öldükten sonra, yâni ruh bedenden kurtulup kendimize geldikten sonra bileceğiz, demektir. Biz bu hayatta bulunduğumuz müddetçe hakikate yaklaşmamız ancak zarurî olan şeyler haricinde onunla her türlü ilgilerden uzaklaşan bildiğimiz nisbette vukua gelecektir.
*
Kendini hava ve hevesine bırakmaktan, ve onda istiğna göstererek tadil etmekten ibaret bir fazilet olan perhizkâriık maddiyatı istihkar ile hayatını felsefeye verenlere has-seten lâyık bir haldir.
*
Para bozdurur gibi eğlenceyi eğlence ile, tasayı tasa ile, korkuyu korku ile trampa etmek, fazilet hesabına iyi bir iş değildir. Ancak kendisine mukabil her şey verilecek olan sağlam ayarlı biricik servet, akıldır.Çünkü bununla cesaret, perhizkârlık, doğruluk her şey alınabilir, her şey elde edilebilir... Hulâsa, gerçek fazilet eğlenceden, tasadan, korkudan vesair bütün pasyonlardan müstakil olarak akıla bağlıdır. Akıla mukarm olmadıkça hava ve hevesin mübadelesinden çıkan fazilet ancak mevhum, düşük, kuvvetsiz, hakikatsiz bir fazilettir; çünkü hakikî fazilet her türlü hava ve hevesten beri olmaktan ibarettir. Halbuki perhizkârlık, doğruluk, cesaret, akıllılık da hep odur.
*
Ruhlarına bağlı olup bedenleri için yaşamayanlar nereye gittiklerini bilmeyenlerin gittikleri yolu tutmazlar: felsefeye karşı, felsefenin halaskâr ve tasfiyeci ameliyesine karşı bir şey yapmamak lüzumuna kani bir halde kendilerini onun idaresine bırakır ve o nereye götürürse oraya giderler.
Felsefe ruhu yavaş yavaş işler ve onu kurtarmaya bakar. Buna muvaffak olmak için de kendisine gözlerin şahadetinin aldatıcı olduğunu, kulakların ve diğer duyguların da daha salim olmadığını gösterir.. Bunları kullanmaya mecbur olmadıkça toparlanmayı, kendi âleminde yaşamayı, saf bir fikirle insanın özüne kadar girdikten sonra kendinden başkasına inanmamayı, bir mutavassıt vasıtasile muayene ettiği ve tatbik olunduğu uzva göre ayrı ayrı neticeler veren hiç bir şeye itibar etmemeyi tavsiye eder. Sonunda da duygular vasıtasile aldıklarının duyulan ve görülen şeyler olduğunu, halbuki kendi aldıklarının şuur neticesi ve gayri maddi olduğunu hatırlatır.

Her zevk, her elem ruhu bedene bir çivi ile bağlar gibi bağlar, ruhu cismanileştirir, ve bedenin kendisine söylediklerini doğru olarak kabul ettirir.
Böylelikle bedenin fikirlerine,zevklerine ortak olur olmaz onun cevherine de ortak olmaya ve onun tarzında beslenmeğe mecbur olur ve Hades’e nezih olarak dönebilmek imkânından kalır, bırakdığı bedenden bir çok şeyler taşır.

Çok geçmez, başka bir bedene girer ve bir nebat gibi bu sefer orada gök salar, bu yüzden saf, sade, tanrısal cevherle ilişildikten uzaklaşır.
*
Her şeyin fevkalâdeleri seyrek ve az, orta hallileri bilâkis pek çok ve az rağbettedir.
*
Ömründe eğlenceleri, beden tecmmülâtını yabancı ve daha ziyade fenaya götürür tutarak kendinden uzaklaştıran ve ancak ilim zevkine kıymet vererek ruhunu iğreti şeylerle değil perhizkârlık, hak, kuvvet, hürriyet, hakikat gibi kendine has ve lâyık cevherlerle süsliyen kimse ruhunun selâmetinden tamamen emin olsun. Böyle bir kimse öteki dünyaya yolculuğunu rahat rahat bekleyebilir.
*
İhtiyarlık- duyğular hakkında istirahat ve hürriyet çağıdır. Hava ve heves iğnelerini batırmaktan kalıp yerlerinde saymaya başladıkları zaman Sofokl'un sözü tamamen tahakkuk eder; insan bir sürü azgın belâlardan kurtulmuş bulunur.

İhtiyarlarda görülen eseflere ve gâm ve gussaya gelince bunların sebebini ihtiyarlığa değil, ihtiyarların tabiatine atfetmelidir. Halim ve uygun ahlâk ile ihtiyarlığın tahammül edilemiyecek bir hali yoktur. Böyle ahlâk olmadıkça insana yalnız ihtiyarlık değil, gençlik de uzun bir derttir.
*
Fakirlik ihtiyarlığı, aklı başında olan için bile çekilmez bir hale koyar; fakat akıl başta olmadıkça onu dünyanın bütün servetleri de daha tatlı yapamaz.
Bir cümhuriyette, bir millette, bir orduda herhangi bir cemiyette velhasıl her nerede olursa olsun zulmün hassası, o muhiti nifaklara uğratarak iğlerin el birliğile görülmesine engel olmak ve sonra onu kendi kendine ve kendine muhalif olanlarla yani dost doğra adamlarla düşman etmektir.

Zulüm tek bir adamda belirdiği zaman da ayni neticeleri verir; onu ilk önce ruhuna sokacağı fesat ve kendi nefsile düşeceği muarazalar neticesinde felce uğratır, sonra hem kendi kendinin hem de bütün dürüst, doğru adamların düşmanı yapar, çıkarır.

Hakka huzurumuzda alçakça tecavüze müsaade etmek ve üzerimizde hatta bir nefeslik hayat, tek bir kelime söyleyecek kudret bulundukça onu korumamak küfür ve ilhad demektir.
*
Hakikata en yüksek değer verilmelidir.

Ya filozoflar devletlerde hükümdar makamına oturtulmadıkça, yahut hükümdarlar sahiden filozof olmadıkça.... Yâni siyasal kudretle felsefe ayni noktada toplanmadıkça devletler ve hattâ zanmmca bütün insanlar için selâmet yoktur.
Doğruya hiddetlenmek hak değildir.
*
İlme ve cehle nisbetle insanın mahiyeti, ni şu tabloya göre düşünmek lâzımdır:
Bir takım adamlann zindan içinde yaşadıklarını ve bu zindana serbesçe bir aydınlığın uzunlamasına girebilecek halde tertibat alındığını farzedelim. Bu adamlar çocukluklarından beri orada bulunuyorlar. Bacaklarından,kollarından, boyunlarından zincire vurulmuşlardır; bir halde ki, hep oldukları yerde kalıyorlar ve ancak karşılarına düşen şeyleri görüyorlar; başlarını sağa sola çevirmelerine zincirler engeldir. Ziyayi arkalarında filan yükseklikte ve falan mesafede bulunan bir ateşten alıyorlar. Bu ateşle şu esirler arasında sarp bir yol vardır ve o yolun boyunca, canbazların kendilerde seyircileri arasına kurdukları ve hünerlerini oradan gösterdikleri havale perdesi kabilinden bir duvar vardır.

Şimdi bu duvar kenarından ve etlerinde duvarın üstünden görünen birtakım eşya ile taştan, tahtadan türlü türlü insan ve hayvan şekillerde geçen diğer bir takım adamlar farz edelim. Bu adamlann bazısı susmakta, bazısı söylenmektedir. îşte manzara her noktadan bizim halimize benzemektetirler. Gerçek o adamlar kendiliklerinden ve yanındakilerden zindanın karcılarına gelen cephesine ateşin vurduğu gölgelerden başka bir şey görebilirler mi? Arkalarından geçen şeylerin keza ancak gölgelerini görmekle kalmazlar mı? Şayet bunlar aralarında konuşsalar gördükleri gölgelere asıl o gölgelerin taallûk ettiği eşyanın adlarını vermezler mi?

Ve şayet bu zindan bir ses kabiliyetinde olup da geçenlerden biri bir lâf söyler söylemez, onlar, bunu gözlerinin önünden geçen gölgenin sesi sanmazlar mı?
Demek olur ki, onlar için gerçe -realite- bu türlü türlü eşyanın ancak gölgeleridir.

Şimdi o adamların zincirlerinin çözüldüğünü ve hatalarını farkettiklerini tutalım. Bu yeni durumun sonuçlan şu olur:
O mahpuslardan şayet bir tanesinin zincirleri çözülmüş ve kendisi hemen kalkmış başını çevirip aydınlık olan tarafa doğru yürüyerek bakmış olsa elbette bir çok evcâ duyar, gözlerinin kamaşmasından evvelce gölgelerini gördüğü eşyayı farkedemez. Bu sırada biri çıkıp kendisine o zamana kadar gördüklerinin hayaletten ibaret olduğunu ve artık gerçek bir varlığın yakınında bulunduğunu, reel şeylere bakmakta olduğunu, şimdi gördüklerinin hakikate uygunluğunu söylese adamcağız ne cevap verir? Ve her geçen eşya birer birer gösterilerek bunların ne oldukları sorulsa ve cevap vermeğe mecbur edilse şaşırıp kalacağına ve eski gördüğü hayaletleri yeni görmekte olduğu hakikatlere nazaran gerçe sanacağına şüphe edilir mi?

Karşısındaki ateşe bakmağa cebrolununca bundan gözleri muztarip olmaz mı ?^4fe Wt-dan gözlerini çevirip o yeni gördüğü eşyadan gerçekten daha iyi göründüklerine kanaat >v®. hiç bir zahmet çekmeden temaşa edebildiği gölgelere bakmayı tercih etmez mi ?

Sonra o adam çekilip o zindandan zorla çıkarılsa ve o sert ve sarp yoldan yürütülse ve güneşin ziyasının karşısına çıkarılmadan bırakılmağa o hal karşısında bir çok sıkıntılar duyup bütün kuvvetile buna karşı gelmek istemez mi ? Güneşin karşısında gözleri tamamen kamaşarak bizim hakikî varlıklar dediğimiz şeylerden hiç birini hiç bir suretle farkedebilir mi ?

Gökyüzünü, güneşi temaşaya yavaş yavaş alışabilecektir. İlk önce daha çok kolaylıkla sayıları, sonra insanları ve sonra da akis bırakan eşyanın imajlarını ve daha sonra bizzat eşyayı ayırt edecektir.

Nihayet gözlerini gök yüzünde bulunan alemlere çevirecek ve şayed bu bakış orada güneşin şiddetli ziyalar saçtığı zamana değil, ayın ve yıldızların parladığı bir zamana tesadüf ederse, daha kolay bakacaktır.

En sonra güneşin kendisini sularda ve eşya üzerinde inikâs halinde değil gökde aynen de görübilecektir.

İşte o zaman düşünmeğe başlasa mevsimleri ve seneleri yaratanın, gözümüzle gördüğümüz şu dünyada her şeyi idare idenin ve zindanda gördükleri her şeyin prensibinin güneşten ibaret olduğunu anlayacak ve eski yerini, idineceği görgüyü, zincire vurulmuş ırkdaş-larını hatırlatırsak, kendisinin bu yeni halinden dolayı sevinecek ve eski arkadaşlarına acıyacaktır.

Ve şayet o zindan mahkûmları arasında geçen gölgelere ve onların ne suretle geliş-diklerine, yani hangilerinin ilk defa peyda olduklarına onların arkasından hangilerinin geldiklerine, ayni zamanda gelenlere en çok dikkat ebilenlere şeref ve rütbe vermek âdeti bulunsaydı şimdi o adamın o şeref ve rütbeleri arayacağını ve o zindanda takdir olunanlara imreneceğini mi zannedersiniz ? Yoksa o Homer’in kahramanında olduğu gibi eski fikirlere, eski yaşayışa dönmekten fakir bir çiftçinin yanında bir sapan sürücüsü olarak kalmayı tercih edeceğine mi hükmedersiniz?

Ayni kimsenin şimdi zindana tekrar getirildiğini ve eski yerine geçirilip bağlandığını farzedelim. Güneşin ziyasından birden o karanlık yere geçmesinden dolayı gözleri kapanmaz

Ve gölgelerin ortasına döndüğü zaman gözleri yetecek kadar uzunca bir zaman geç-miyerek henüz karanlığa alışamadığından kamaşmış bir halde iken evvelden beri zincire vurulmuş bulunan arkadaşlarile aralarında bir bahs çıksa gülmekten başka ne yapabilir? Arkadaşları kendisine öyle yükseklere çıkmasıyla gözlerinin bozulduğunu oralara çıkmanın tekin olmadığım, kendilerini zincirlerinden kurtarmak yukarıya çıkarmak istiyenlerin kanını içmek lâzım geldiğini iddia etmiyecekler midir?

İşte bu tablo umum insanların sadık bir timsalidir. Yer altındaki zindan şu gördüğümüz dünyadır. Onu aydınlatan ışık güneşin ziyasıdır, yüksek mıntakalara çıkan ve oralan temaşa eden manâ âlemine seyreden ruhdur.

Bilgilerimizin varabileceği haddin sonunda iyilik fikri seçilebilir. Ve böylece seçilmesi ile beraber onun umum için doğruluk ve güzellik sebebi olduğuna hükmedilir. Netekim şu görünen âlemlerde ışığı ve ışığı dağıtanı yaratan odur ve bizim tanıyabildiğimiz kesin hâkim olmak itibarile bize hakikati ve aklı da o veriyor.

Makul bir surette davranmak istiyen kimse, özel veya genel işlerde bunlara bakar.

O yüksekliğe varan kimselerin insanlara ait işlerle uğraşmakta istiğna göstermelerinde ve ruhlarının durup dinlenmeden ulviyata temayüllerinde şaşılacak bir şey yoktur. Söylediklerimiz yukarda çizdiğimiz tasvire benzemekte, ise onun öyle olması tabiî sayılır. Gerçek, bir adamın tanrısal temaşalardan insanları oyalayan sefil işlere geçince rolünü fena oynamasında, maskara görünmesinde şaşılacak ne vardır ki, gözleri kamaşmış ve etrafım bürüyen karanlığa henüz alışmamış iken hak evleri önlerinde adalet gölgelerine yahut bunları aksettiren suretlere dair, doğrunun kendisini hiç görmemiş kimselerin telâkki şekilleri hakkında münakaşaya girmeğe ve onlara karşı tedbir almağa mecbur bulunmaktadır.

Gözlerin iki şekilde, iki sebeple, aydınlıktan karanlığa veya karanlıktan aydınlığa birden geçmekle kamaştığı malumdur. Bu ruh için de böyledir. Ruh bazı şeyleri temyiz etmekte zorluğa uğrayınca buna uluorta şaşılacak yerde, durumun sebebi, daha aydın bir yerden çıkıp âdet harici bir muhite girmekten mi ileri geliyor, gözleri derin bir cehilden nur dolu bir âleme düşmekden mi geliyor, bunu arayacaktır.

Birinci halde bu sarsıntıdan dolayı onu kutlular; ikinci halde ona acır, yahut eğlense de nur âleminden inen bir ruha teveccüh etmek pek gülünç olmaz.
Şu düşünceler doğru ise ilmin hakikatte bazı adamların iddialarına uygun bir şey olmadığına hükmetmek lâzım gelir. Bu adamlar aşağı yukan köre göz vermek kabilinden olarak ilmin cevherinden mahrum bir ruha ilim verilebileceğini iddia ederler. Halbuki o düşüncelere göre öğrenmek hassası ve ona yarayan uzuv her ferdin ruhunda fıtridir ve nasıl ki göz karanlıktan aydınlığa ancak bütün vücutla beraber dönebilirse, zekâ da doğan şeyin görünüşünden var olan şeyin görünüşüne ancak bütün ruh ile beraber dönmek ve varlık içinde en nurlu ne ise onun üzerinde durmak mecburiyetindedir. İşte hayır, iyilik dediğimiz hal de budur.
*
Hendese müebbeden var olan şeyin ilmidir.
*
Zalim hakiki hürriyet ve hakikî dostluk ne olduğunu hiç bir vakit tatmaz.
*
Zalimin kalbi daima fakir ve açtır.
*
Şeref ve fayda daima beraber gelmez.
*
İçimizde bizi güdeyen (*) iki prensip vardır ki, onların ilcaatına tabi bulunuruz : Biri yaradılışımızda bulunan eğlence arzusu, öteki iyiliğe sürüyen kazanılmış fikirdir. (*Güdemek: sevk ve idare etmek)

Bu iki prensip arada ahenk, arada taaruz halinde bulunur. Arada biri, arada öteki üstün gelir, iyiliğe götüren fikri akıl güdediği ve ruhumuzda üstün bir halde bulunduğu zaman ona “akıl» deriz. Arzu yakamızdan tutup eğlencelere doğru delice götürdüğü ve ruhumuzda kendisi üstün bir halde bulunduğu zaman ona da itidalsizlik deriz.
*
Yaradılışın ilham ettiği kuvvetli arzular insan fikirlerinin sonuncu olan hikmete üstündürler.
Sen’at melikelerinin mâbedine başında bir cünun dolaşmadan yalnız dağarcıklarındaki sen’at kurallarına güvenerek giden ve böylece şair olacaklarını sananlar için kemal ihtimali yoktur. Onun usul ve akla uyan yazılarını ilham toplayan şairin yazıları daima karanlıkta bırakacaktır.
*
Her ruh bâkîdir. Gerçek mütemadi bir halde harekette olan ölmez; fakat hareketi nakil suretile veren ve alan, hareketten kaldığı anden itibaren de yaşamaktan kalır. Bu suretle hareket prensibine kendi kendinde sahip olan,var olmaktan kalamıyarak bu hareketine devam eder ve harekette bulunan her şeyin kaynağı olur. Prensipten varlığa gelen her şey için doğmak zarurettir, halbuki kendisinin hiçbir şeyden doğmaması da zarurettir; çünkü şayet kendisinin bir şeyden doğması lâzım gelseydi artık prensip olmazdı.
*
Yaradılmış olmadıkça yok olması da kabil değildir. Çünkü bir kerre bir prensibin yok edilmesi kabil olsa artık onu hiç bir şey doğuramaz, ne de onun bir şey doğurması imkânı kalır, halbuki her ne varsa lıepsi bir prensipten gelmek lâzım gelir. Bu suretle kendi kendine hareket eden şey hareketin prensibidir ve bu ne yok olabilir, ne de doğabilir, aksi takdirde bütün gökler ve doğurulmuş eşyanın topu birden mutlak bir hareketsizlik içinde ezilir kalır ve hareket kabiliyetini kendinden alacağı bir kaynak bulamazdı. Kendi kendine hareket edenin bekası anlaşılınca artık onun ruhun mefhumu ve cevheridir.
Hareketi dışardan alan her cisim canlı değildir; ve hareketini kendinden alan her cisim canlıdır ve ruhun cevherini de bu teşkil eder.

İmdi ruh haricinde hiçbir şeyde kendi kendine hareket prensibi olmaması doğru ise ruhun yaranılmamış ve ölmez olduğunu kabul etmek bir zaruret olur.
Ruhun ölmezliğine dair şu söylediklerimiz şimdilik yeter. Biraz da onun şeklinden bahsedelim. Onun ne olduğunu anlatabilmek için çok büyük melekelere sahip olmak çok uzun tafsilâta girmek lâzımdır. Maalesef henüz hiç olmakla beraber bilgilerimiz onu bir mukayese île izah edebilir. Şöyle ki:

İnsanın ruhu kanatlı iki koşu hayvanı ile bîr isprin bir yere toplanmış kuvvetlerine benzer. Taunların koşu hayvanları ve seyisi hep birbirinden iyi ve gayet asildirler; fakat onlardan ba-kalan karışıktır. İnsanlar koşuyu idare eder, fakat hayvanlardan biri iyi, güzel ve şecereli ise öteki tam aksidir ve aslı faslı şüphelidir. Bu sebeplerle arabayı sevk ve idare etmek güç ve zahmetlidir.

İnsanların fânî ve Tanrıların bâkî olmalarını izaha gelince:

Her ruh cansız olan bir şeye bakar ve mütemadiyen şeklini değiştirerek göklerin sonsuz genişlikleri içinde seyreder.

Kemalde oldukça ve kanatları yerli yerinde bulundukça esiri tabakalarda dolaşır ve evreni idare eder, fakat kanatları düşmekle beraber şurada burada yüzerken, üstüne konacak sağlâm bir yer arar. Bu suretle şu dünya yüzüne inmiş bulunur ve böyle ancak ruhtan aldığı kuvvetle hareket eden bir cisimle bir ruhun birleşmesinden hasıl olan bir halitaya fânî varlık denir. Ölmez vasfı hakikî bir isbata istinat etmez, dayandığı yer bir faraziyedir çünkü bir cisimle bir ruhdan müebbeden mürekkep ölmez bir varlık ne görülmüş, ne de tam bir halde anlaşılmış bir şey değildir.

Şimdi ruhların nasıl olup da kanatlanın kaybettiklerin düşünelim.

Kanatların fazileti ağır bir şeyi Tanrıların oturdukları esiri mıntakalara doğru götürmektir. Onların ittisal ettikleri şeyler tanrısaldır.
Tanrısal şeyler güzel, doğru ve iyidir. Ruhun kanatlarına kuvveti veren, onları besleyen de budur. Bilâkis çirkin ve fena olan her şey onları bozar ve düşürür.

Göklerin büyük önderi olan Zös kanatlı bir arabada en ileride, her şeye., her kese emrederek,hükmederek ilerler.Onun arkasından on bir takıma ayrılmış olarak sıra sıra -Tanrılar ve şeytanlar gelir. Tanrıların oturdukları yerde Hestia yalnız başına kalır, ötekiler on iki tanrılık sırasile kendilerine mahsus tertibe göre kumanda ederek ilerlerler. Göklerde bu mutlu Tanrıların her biri kendi ödevini görerek ferman ferma olmaları renk renk ve çok cazip ve alaylar teşkil eder. Kendilerinin arkalarından gitmek isteyenler ve buna kudretleri taallûk edenler beraberlerinde giderler. Çünkü Tanrılarda haset yoktur.
Büyük bir ziyafete gittikleri zaman gök kubbeainin en yüksek tepesine çıkarlar. Tanrıların arabaları daima denk bulunur ve iyi
güdelir, bu sebeple de büyük bir kolaylıkla yükselir. Halbuki ötekiler güçlük çekerler ve onların atları ağırlaşır, aşağı doğru meyleder ve şayet arabacı doğrultamazsa yere doğru atılır. Bu sırada ruh en büyük bir eza duyar ve çok emek verir.

Ölmez ruhlar en tepeye çıktıkları zaman gök kubbesinin dışında kubbenin kabarık yerinde dururlar.

En müddetçe gök yüzünün dış tarafından gördükleri dairevî hareketden hiddete gelirler. Göklerin üstünde bulunan o yere dünya yüzünde daha hiç bir şairin hayali dahi erişmemiştir, onu hiçbiri de, hiçbir zaman lâyık olduğu derecede terennüm edemiyecektir. Hele hakikatten bahsedilirken hakikati söylemek cesaretinde bulunmak lâzımdır. Boyasız, şekilsiz, elle tutulmaz olan hakikî cevher ancak ruhun önderi olan zekâ vasıtasiyle temaşa olunabilir, hakikî ilmi tanımak onun ödevidir. Tanrı fikri, ve tabiata uygun olan şeyi almağa tahsis edilmiş olan bütün ruh fikri, zekâ ve ilim ile beslenir. Dairevî hareketin kalktığı yere gelinceye kadar da hakikatin temaşasından zevk ve kuvvet alır.

Bu mahrek üzerinde adaletin kendisini,Özünü seyreder; adaletin seyruret halinde olan ilmi değil, bize hakikî varlık gibi görünen mevzuların tehalüfile değişen İlmî değil., hakikî varlığa has olan ilmi seyreder.

Bu suretle hakikî cevherleri temaşa edilip bunlarla beslenildikten sonra yeniden göklerin içine ve yerli yerine dönülür. O zaman seyis atlan yemliğe sokar ve önlerine anber demetleri yığar, daha sonra da has kevser şarabı sunar.

Tannlann hayatı böylece geçer.

Diğer ruhlar içinde Tanrıların arkasından en iyi giden ve onlara en çok benziyen ruh dairevî hareket içinde başını o yüksek yerlere doğru kaldırır fakat atları baş dönmesi verdiklerinden hakikî cevheri ancak seçebilir. Ötekiler bazen yükselir, bazen inerler. Ve atların azgınlığından ancak bazı cevherler görüp bir çoğunu görmezler; daha sonra gelenlerde yükseklere müştak bulunurlarsa da oralara eremediklerinden aşağılarda bulunurlar ve her yönete sürüklene sürüklene biribirinin üstüne devrilir, gene de ilerlemeğe çabalarlar. Busuretle büyük bir kargaşalık çıkar; bir çok ruhlar arabacıların kusuru yüzünden sakatlanır, bir takınılanda tüylerinin çoğunu kaybeder. Büyük gayretler sarfettikten sonra hepsi de hakikî varlığı görmekten mahrum ve ancak zevahir ile kalmış bir halde dönerler. Hakikat alanını görmek için verilen bunca emeklerin sebebi ruhumuzun en iyi kısmının en önemli gıdası orada bulunmasından ve kanatların yükselmek için lâzım olan kuvveti ancak oradan alabilmelerinden ibarettir.

Bir Tanrının yalanında bulunup hakikatten bir parça görebilen her ruh, yeni bir çağa kadar iztıraptan masun kalır ve o Tanrıyı daima takip edebildiği halde bu masuniyete müebbeden devam eder. Fakat Tanrının arkasından gidemiyerek bir şeyler görememişse... Fena bir kaza neticesi olarak unutgan olmuş ve kötüleşmiş ve bu yüzden ağırlaşmış ve kanatlarını kaybetmiş ise... İlk nesilden itibaren bir hayvan cesedine girmesi yaşaktır. Kanun hükmünce o hakikati en iyi temaşa etmiş olan ruh filozof, güzelliğin şeyda âşı-kı, musikişinas, yahut delice âşık olacak bir adamın bedenine girecektir.

İkinci derecede gelen ruh meşru bir hükümdarın, bir cengâverin, kumanda etmeğe has bir şahsiyetin bedenine girecektir.

Üçüncü derecedekiler bir devlet adamı, bir iktisatçı, yahut bir iş adamı; dördüncü derecedekiler güçlü kuvvetli bir pehlivan veya hekim; beşinci derecedekiler bir kâhin, bir mürşit: altıncı derecedekiler şair veya bir başka artist; yedinci derecedekiler bir çiftçi yahut bir sen’at ehli; sekizinci derecedekiler safsatacı, demagok; dokuzuncu derecedekiler bir müstebit, bir zalim olurlar.

Bütün bu hallerde doğrulukla yaşayanlar zamanla daha iyi bir tâli elde edebilirler; doğru hareket etmiyenlerin hali ise daha berbat olur.

On bininci yıl ihtilâlinden evvel ruh hareket ettiği yere dönemez, çünkü o zamandan evvel tekrar kanatlanamaz: meğer ki, felsefeye kendini sahiden vermiş yahut felsefe hükümleri dairesinde sevmiş birinin ruhu bulunsun. Bu kabil ruhlar birbiri arkası sıra üç defa ayni yaşayışı ihtiyar ederler ki, yeniden kanatlanır ve bin yıllık üçüncü ihtilâle dönerler.

Diğer ruhlar ilk hayatlarını bitirdikten sonra hak evine çekilirler. Orada muhakeme sonucunda bir takımları cezalarım çekmek üzere yerin dibine sokulur, bir takımları da temiz kâğıtlarını alarak insan şekli altında geçirdikleri hayatın mükâfatını görmek için gökyüzünde muayyen bir yere doğru uçarlar.
Aradan bin yıl geçer, her iki nevi takımlar yeni bir hayat seçmek üzere çağırılırlar ve her biri hoşuna giden hayatı seçer. Bu suretle bir adamın ruhu bir hayvan bedenine geçebileceği gibi vaktiyle bir adamın kalıbında bulunmuş olan bir ruh da bir hayvan bedeninden bir insan bedenine geçebilir; fakat her halde hakikati hiçbir zaman temaşa etmemiş olan ruh insan kalbine giremez.

Gerçek insan hakikati fikriyle kavrar; fikir bir çok duygulara müşterek seciyeler vasıta-sile kafada teşekkül eder.
Ve mikyas olarak alınır. Bu ruhumuzun daha önce Tanrıların yanında bulunurken gördüklerinin, doğru dediğimiz şeyi bir bakışta kavrayışının ve hakikî varlığa yükselişinin tizkftrı demektir.

Bu sebepledir ki, ancak filozofun ruhunun kanatlı bulunması muhiktir çünkü Tanrı’nın kendi fikrinin mevzuu demek olan bir mevzu ile zihnen ve daimi olarak o meşgul olur.

Hatıralarını iyi kullanan ve hakikî esrara mahrem olan insandır ki mükemmel insan vasfına lâyıktır. İnsanın işlerden çekilmesi ve kendini tanrısal işlere vermesi dolayısile çokluk kendisini hor görür, kendisine apdal gözüle bakar, çünkü onun Tanrılık içinde kaynadığım bilmez.

Bir insan yeryüzünün güzelliğini görüp asıl hakikî güzelliği de göz önüne getirince kanatlanır ve buna doğru uçmak ister fakat oraya yetişemediğinden gözlerini bir kuş gibi yukarılara diker ve bu dünyaya ait şeyleri yüz üstü bırakır ve deli gibi bir hal ahr. Heyecanların içinde bu en iyi sebeplerden doğanıdır ve kendisini duyanlar için de, intikal ettiği kimseler için de en faydalısıdır.

Bu heyecana tutulan gözler durgunsa, âşık ismini alır. Gerçekden insan ruhu ta-biati itibarile bütün cevherleri temaşa etmiş olacaktır, başka türlü bir insan bedenine giremezdi. Fakat bütün ruhlar gördüklerini kolaylıkla hatırlayamazlar. Bu da ya cevherleri iyice düşmüş olmak ve meşum alâkalar üzerine haksızlığa doğru sürüklenerek mukaddesatı unutmak felâketinden dolayıdır.

Buna dair pek az ruhlar açık bir hatıra saklarlar. Halbuki cevherlere dair bir imaj gördükleri zaman bayılırlar ve kendilerinden çıkarlar; fakat duydukları bu sevginin sırrım bilemezler, çünkü kendi kendilerine pek bakmazlar. Hak, hikmet, ruhlar için kıymetli olan her şey onların yeryüzünde gördüğümüz imajlarında hiç parlamaz, ancak bazı fâniler onların kopyalarını battal âletler arkasından Sezerek tanrısal örneği gözlerinin önüne getirebilirler.
*
Herkes kendi seciyesine uygun bir aşk seçer, onu kendine Tanrı yapar, bir heykel işler gibi süsler, tapar, teşhir eder.
*
Güzel sanatlar melikeleri ve terennüm perisi doğduğu zaman sevincinden vecd ve istiğrakı oradaya varan insanlar görülmüştür ki, yemeyi, içmeyi unutmuşlar ve farkına nun kanatlı bulanması muhiktir çünkü Tanrı’ nın kendi fikrinin mevzuu demek olan bir mevzu ile zihnen ve daimi olarak o meşgul olur.

Hatıralarını iyi kullanan ve hakikî esrara mahrem olan insandır ki, mükemmel insan vasfına lâyıktır. İnsanın işlerden çekilmesi ve kendini tanrısal işlere vermesi dola-yısile çokluk kendisini hor görür, kendisine apdal gözüle bakar, çünkü onun Tanrılık içinde kaynadığını bilmez.

Bir insan yeryüzünün güzelliğini görüp asıl hakikî güzelliği de göz önüne getirincev kanatlanır ve buna doğru uçmak ister,fakat, oraya yetişemediğinden gözlerini bir kuş gibi yukarılara diker ve bu dünyaya ait şeyleri yüz üştü bırakır, ve deli gibi bir hal abr. Heyecanların içinde bu en iyi sebeplerden doğanıdır ve kendisini duyanlar için de, intikal ettiği kimseler için de en faydalısıdır.

Bu heyecana tutulan gözler durgunsa, âşık ismini alır. Gerçekden insan ruhu ta-biati itibarile bütün cevherleri temaşa etmiş olacaktır, başka türlü bir insan bedenine giremezdi Fakat bütün ruhlar gördüklerini kolaylıkla hatırlayamazlar. Bu da ya cevherleri iyice görmediklerinden, yahut yeryüzüne düşmüş olmak ve meşum alâkalar üzerine haksızlığa doğru sürüklenerek mukaddesatı unutmak felâketinden dolayıdır.

Buna dair pek az ruhlar açık bir hatıra saklarlar. Halbuki cevherlere dair bir imaj gördükleri zaman bayılırlar ve kendilerinden çıkarlar fakat duydukları bu sevginin sırrım bilemezler, çünkü kendi kendilerine pek bakmazlar. Hak, hikmet, ruhlar için kıymetli olan her şey onların yeryüzünde gördüğümüz imajlarında hiç parlamaz, ancak bazı fâniler onların kopyalarını battal âletler arkasından sezerek tanrısal örneği gözlerinin önüne getirebilirler.
*
Herkes kendi seciyesine uygun bir aşk seçer, onu kendine Tanrı yapar, bir heykel işler gibi süsler, tapar, teşhir eder.
*
Güzel sanatlar melikeleri ve terennüm perisi doğduğu zaman sevincinden vecd ve istiğrakı oradaya varan insanlar görülmüştür ki, yemeyi., içmeyi unutmuşlar ve farkına varmadan tebah olup gitmişlerdir. Ağustos böcekleri bu adamlardan gelmedir.

Onlar doğarken melikelerden hiçbir gıdaya muhtaç olmamak ve o andan itibaren yemeden içmeden, ta ölüp melikelerin yanına dönünceye kadar ötebilmek imtiyazını alarak bu dünyaya gelmişlerdir.
*
iki türlü delilik vardır: Biri insani hastalıktan gelir; öteki tanrısal bir ilhamdır ki, bizi mutad halimizden çıkarır.
*
Güzel şeylere ulaşmak için uğraşıldığı zaman onları elde etmek için çekilen bütün zahmetler, iztiraplar helâldir, tatlıdır.
*
Evrensel tabiat bilinmeyorsa ruhun tabiatım öğrenmek kabil değildir.
Uyurken de, uyanıkken de haklıyı haksızı., iyiyi kötüyü bilmemek ayıptır, velev çokluk sizi alkışlara garketsin..
Birine âkil demek bana fazla görünür. Bu Tanrıya yaraşır bir vasıftır. Fakat ona filozof demek daha doğru ve daha münasip düşer.
*
Filozofta hayranlık ibtilâsı büyüktür. Felsefenin hakikî menşei de ancak bundadır.
*
i. filozofun önünde bir müstebit, bir hükümdar sena edildiği zaman o, sürülerinden bir çok süt sağan bir çobanın saadetine dair kasideler dinliyorum sanır; bunların hatta daha serkeş, daha tehlikeli bir nevi hayvanları otlatmak ve sağmak ile meşgul olduklarını düşünür. Zaten bunları öğrenmek için vakit bulamadıklarından, duvarlar arasında kapanık bir ömür sürdüklerinden, çobanlardan ne daha az cahil, ne de daha az kaba bulmaz.
filozofun önünde bir adamın on bin veya daha çok feddan yerleri olduğundan bahsedilse buna omuz silker, çünkü onun gözleri her in’itafmda bütün yer yüzünü kucaklar. Asaleti sena edilerek ve bir adam hakkında: “Soydandır, elbet, yedi göbek ecdadım sayabilir-. denildiği zaman düşünür ki. böyle senalar hafif ve kısa gören adamların kândır: bu adamların bilinemez ligi eşyayı toptan kucaklamayı ve bilaistisna her birim i-km bankerce erdadım» ıdduğımuJmnlann ara-smda sayıya gelmez zenginler de. fakirler de, hûksn iarlar da. esirler de. grekler de, barbarla- da tataıdnğunu hesaba katmayı becereme-dUermî düşünür. savanda yîrmibeş göbek önce gehuBş birike ırgaıımc" dar kafalılık bulur w bama ■■İri- Fakat halk de, bazen gurur en «ade şey leri de bil-ferlesofun ta hallerine Yor ywz*3Mfes fondı k kalkamaz; çünkü iriye- kargı ta ser tahmmak lâzımdır. Fakat feadk amir »Hr mat araşma giremez, Onun yeri mam tabiatı ve yeryüzüdür. Şimdi taratordan kata «ddnğu kadar çatak kaçmak zarurettir. Bn kaçış imkân dairesinde Tanrıya brarrrm*kltn ibarettir. Tanrıya benzemek de-mtk maaniarm ve Tanrıların kanunları daire sinde akılâne yaşamaktan ibarettir.

İlim tessürlerde değil, tessürler hakkında yapılan muhakemelerdedir.
*
Bir çok şeyleri yetmez bir halde görüp geçmekten ise az şeyleri derinleştirmek doğru olur.
*
Düşünmek temaşa ettiği kona hakkında ruhun kendi başına murakabesidir.
*
Hakikati düşünmek güzel, aldanrak ayıptır.
*
İlim makul bir izaha mukarin doğra bir fikirdir; makul izaha mukarin olmayan fikrin ilimle alâkası yoktur.
Makul bir surette izah olunmak istidadından uzak olan şeyler malum olamazlar. Bu istidatta olanları kavranılabilir.
*
Filozof varlık fikrine daima muhakemelerde bağlanır ve bulunduğu yerin parlak güzelliği kendini görmeyi güçleştirir; çünkü insanların çoğunda ruh gözleri tanrısal şeyleri devamlı bir surette görecek derecede kuvvetli değildir.
*
Her şeyin sebebini anlamağa ve göstermeğe çalışmamız lâzımdır; çünkü pek güzel ve pek büyük olan maddî şeyler açık bir feride ancak afal ile izah olunabilirler.

Eflatun’un hayatı

Heraklit, Demokrit, Epikür gibi, bu Eflâtun da Minyatiatür unvanı altında Fransa'da basılıp yayılan minik bir külliyattan ayni isimdeki kitabın tercümesidir.

Bunların her biri eski çağların en büyük adamlarıdır; her biri fikir âleminin en yüksek tepeleridir. Öyle ki, o tepelerden bakan görür bir göz âdeta o zamandan bugüne kadar gelip geçen bütün tarihin üstünden aşarak zamanımıza kadar ulaşır, geniş bir alanı kucaklarlar. Onların seziş kudretlerindeki derinliğin Dekart’dan, Laplas’dan, Lavarye-den, Pastör’den, Rontken’den evvel ilmin bu günkü sonuçlarını aşağı yukarı kavrayabilmesi akıllara durgunluk verici bir mahiyet gösterir.

Onların sezişlerde bugünkü buluşlar arasındaki şöyle böyle ayrılıklardan dolayı onları okumaktan vareste kalabileceğimizi düşünmek, bir hastayı kendisine öteden beri bakan, anasına babasına da bakmış bulunan bir hekimin reiylerini anlatmadan bir mütehassıs dinlemeğe benzer. Demokrit’in, Heraklit’in, Epikür’ün, Eflâtun’un fikirleri bugün elbette hâkim değillerdir, olamazlardı. Bu tercümelerden maksat onların fikirlerini alalım, onlarla amel edelim demek değildir. Belki fikir âleminin basamaklarına işaret etmek, fikriyatın mahrek ve seyri şeklini göstermek ve nihayet fikir ulularına bir saygıda bulunmaktır.

Eflâtun bir rivayete göre Atina’da, diğer bir rivayete göre Egin’de; bazılarına göre İsa’dan 429, daha kuvvetli görünen bazılarına göre 427 yıl önce Mayıs ayında doğmuş ve 347/348 yılında ölmüştür. Yüksek bir ailedendi. Ailenin zengin de bulunması filozofun liberal bir terbiye almasını temin etmiştir. İlk hocalarının kimler olduğuna ve çocukluk ve ilk gençlik çağlarına dair teferruat pek mazbut değildir. Siyasal büyük mevkiler tutan aile erkânı Eflâtunun nihayet yeni yetiştiği sıralarda zadegân aleyhine patlıyan bir takım isyanlarda düşmeleri, Eflâtunu siyasal işlere fiilen karışmaktan alakoymuştur.

Eflâtun şiir yazmış, Heraklit felsefesine sarılmış ve yirmisine bastığı sırada Sokrafa. intisap etmiştir.Üstadının muhakeme altına ahnmasi gelip çatmış ve bu münasebetle Eflâtun diğeriki arkadaşile birlikte üstadına kefil olmuş ise de büyük felâket gecikmeyip tahakkuk etmiştir.

Eflâtun yeis içinde bulunan sokratcı diğer bazı arkadaşlarile Meyar’a, Öklıdes’in yanına. çekilmiş, aradan da seyahata çıkmıştır.

İlk seyahati Bingazi havalisine yapıp ora-.&sWamamn ünlü mühendisi Teodor’dan ders aldığı söylenir. Fakat Mısır’a da gittiğine şüphe yoktur. Büyük Yunanistan’a gidip, evvelki nesilinden fisagorcularla değil, Arhitas ile münasebete girmesi, 390'a doğru Sicilya’ya seyahatmdan az evvele tesadüf eder.
Eflâtunun bu suretle Atina’dan aynhşı 10/12 yıl tutar.

Siragüza’da Dion ile çok yakından dost olur. Bu hal Dion’un amcası Denis’in hoşuna gitmez, ğünün birinde Eflâtunu bir lâkedemonya’lı kayığına bindirip Eğin kıyılarına bıraktırır.

Bu vak’a Antalsidas barışından 387 evvele tesadüf eder. Eflâtun’u yakalarlar ve Atma’lı olmak itibarile haraç mezat esir olarak satarlar. Eflâtun bu badireden Aniseris isminde bir bingazilinin dostluğu sayesinde kurtularak vatanına kavuşur.

Eflâtun bu seyahatlerinde servetinin büyük bir kısmını yemiştir, netekim o aralık bir kardeşinin oğluna bıraktığı vasiyetname ancak orta halli bir adamı geçindirecek bir halde kaldığım gösterir.

Bu sebeple olacaktır ki, dostu Dion’dan zaman zaman paraca yardımlar kabul etmiş ve hassaten Aniseris’e borcunu vermek üzere aldığı paranın bir kısmı ile de Akademüs jimnazının yanında küçük bir bahçe satın alarak Müz’ler için bir mâbet ve talebesine ve dostlarına toplanacak özel bir yer yaptırtmıştır.
Eflâtun’un açtığı mektebin ünü az zamanda her tarafı tutmuş ve bu mektebin feyzi ve ünü filozofun ömrünün sonuna kadar artmış ve hiç eksilmemiştir.

Atina’dan iki kere daha çıkıp Sicilya’ya gitmiştir. Bunlardan birincisi kendisini Siragüza’dan atan Denis’in tahta geçmesini müteakiptir. Dion Eflâtun’a amcasının kendi fikirlerine getirilmesi imkânını telkin etmiş, filozof da bu ümit ile hükümdar vasıtasile bütün bir ülkeyi kendi bildiği gibi yetiştirmek üzere yola çıkmış, fakat emekleri boşa gitmiştir. Hükümdar filozofa büyük hürmetler göstermekle beraber Dion’u kıskandığından niheyet içini meydana burarak sürmüş; pek güç bir mevkide kalan Eflâtun da Atina’ya dönmüştür. Hükümdar üzerinde kazandığı nüfuzdan istifade ile 361'de onları barıştırmağa kalkmış, muvaffak olamamış ve ertesi sene Dion amcasını tahtından atmış, fakat çok geçmeden kendisi de bir süikaste kurban gitmiştir.

Bundan sonra Eflâtun kendini büsbütün felsefeye vermiştir. Yaşlanmaşı faaliyetine bir sekte getirmiyordu.

Kanunlar adlı kitabını 80 yaşında yazmış fakat kendi eliyle yayamamıştır. Çağın eksik olmayan büyük adamları, Eflâtun hakkında tarihî müphem malûmat bırakmışlardır, hatta yazılarında hayranlıklarına haset duyguları da karışmıştır. Netekim Aristoksen buna bir misal olur. Fakat filozofun yazıları onun hakkında kimsenin bir şey söylemesine ihtiyaç bırakmayacak derecede zengin, feyyaz, vasık bir ummandır. Eflâtun gibi bir dâhi hakkında kendi eserleriyle hüküm vermekten mutlu ne olabilir? Eserleri, yalnız filozof olarak değil, insan olarak da baligan hükümler vermeğe yeter.

Zaten tercüme-i halinden bildiğimiz kadarı hayatının sabit, hâkim noktalarını pek göstermez. Meselâ aşağıda tetkik edeceğimi 7 şu iki suale orada bir cevap bulmak kabil değildir:

1. — Eflâtun kendisinde en bariz bir vasıf olan kendinden evveldi felsefede ihatayı, — Sokratdan telâkki etmesi kabil olmadığına göre — o kadar derin bir surette nasıl ve hayatının hangi devrinde elde etmiştir?

2. — diyaloglarını hangi devrinde yazmağa başlamış ve ne zaman yaymıştır?

Eflâtunun yazdığı kitaplar:

Eski çağlar filozofları arasında Eflâtun, tekmil eserleri muhafaza olunabilmiş nadir filozoflardandır. Bu eserlerin başlıcaları şunlardır: Kudşiyete dair; Sokratı müdafaa; Vazifeye dair (Etika); Ruha dair (Etika); Mantık; ilim; Politika; fikriyat; Haz; Aşk; Güzel; İnsanın mahiyeti; ibadet; Kazanç aşkı; Felsefe; Perhizkârlık; Şecaat; Dostluk; münazara; Safsatacılar; Beyan; Fazilet; yalan; llyad’a hakkında; Adalet; Cümhuriyet; Fizik; Kanun hakkında; Kanunlar; filozof; iyilik ve saire vesaire.

Eflâtun mektep, mezhep sahibidir.

Eflâtun’un eserlerinin tamamen saklanabilmesi onların yalnız felsefî önemlerinden doğma bir mazhariyet değildir; bunda bütün o eski çağları sıhırlayan üslûp güzelliğinin de büyük bir etkisi vardır. O sade., temiz.. açık.:. doğrudan doğruya ruha kadar giden, en ince münakaşalar için, en göz alıcı tarifler için yaratılmış gibi bir üslûptur. O üsluptur ki,yüzlerce yıllar eserlerini anıt halinde tutmuş ve hele diyaloglanmn dillerden dillere geçen tercümeleri bile üzerlerindeki bariz büyücü vasfı bozamamıştır. Türlü türlü tiplerde yürütdüğü diyaloglarında konuşturduğu kimselerden her biri bu güne kadar kendilerine has halleri bariz bir surette halâ muhafaza etmişler ve her biri, öyle, ayni bir fikri tek ve ayni yerinden soluk bir suretde işlemiş değil, ele aldıkları her meseleyi zaviyelerin bütün görüş ve tenkit kabiliyetlerde incelemişlerdir.

Ancak Eflâtun bu diyalog usulünü kendisi kurmuş olmayıp, sokrâtçıların çoğu bu usulü kullanmışlar ve bu moda yüzyıl kadar hüküm sürmüştür. Esasen diyalog tarzı Atina’da doğmuş ve Sokratın hâkimler huzurunda kılı kırk yarar gibi mümkün olan her bakımdan inceliyerek âdeta ders verişinin so-nunçu olarak yerleşmiş olması da muhtemel bulunmuştur.

Ancak Eflâtun bu usule o kadar renk ve vüsat vermiştir ki, usulün yaratıcısı da sayılmaya hak kazanmıştır.

Eflâtun’un özel bir hali de kendisinin de yazmasına o kadar önem verdiği kitaplara karşı istiğna göstermesidir. Onun gözünde 'kitap bir hocadır, fakat söyleyen bir hoca,her endişeye dakkasında cevap veren bir hoca değil.Bu bakımdandır ki, ağızdan ders verip almayı üstün bulur. Fakat hocanın müstebit, firavun bir halde söyleyip söyleyip çekilmesi şekliffi değil, münakaşalı ders şeklini ister... Bu da filozofun nefsinde tam bir kifayet bulduğunu gösterir; gerçek filozofun okutuşundaki kemal yazılarındaki kemal ile baş başa gidermiş.

Mektebine gelince, Eflâtun buna gayet özel bir hal vermişti, şöyle ki: Akademi ayda bir filozofun doğduğu güne tesadüf eden günde toplanır bir cemiyet teşkil ediyordu. O gün ziyafet verilir, sonra da felsefî münakaşalar yapılırdı. Diyadohos denilen biri başkanlık eder, resmen bir mezhep tutulmaz. Bazen fisagorizm, bazen septisizm, bazen elektism, hattâ Şark nascılığı ve mistisizm galebe ederdi. Bu sayededir ki, bütün diğer felsefî mektepler göçer, Eflatun'unki kalır çünkü bu hafif bir bulutlanmayı müteakip yenileşir; daima yaradıcısının şeref ve asalet endişesile doludur. Fakat içtihatlarında serbest metinden ruh almakla beraber ona esir kalmıyan akidesini tutar.

Eflâtun’un mezhebi herhalde nassî olmaktan çok daha fazla telkinidir. Eflâtun türlü türlü bakımdan mütalea olunması lâzım olmıyacak kadar evrensel bir dehadır. Fakat meselâ Aristo’da bu bakımlar açıktan açığa görüldüğü halde Eflâtun’da toplu bir halde durur. Eflâtunu, muayyen bir meselede okurken o meseleyi bütün mezhebe mihver yapmak kabiliyeti ile parladığı görülür. Esas meseleyi aydınlatmaktan ziyade örten sistem bolluğu da bundan ileri gelmiştir: Eflâtun’da hâkim olan nedir? Onun için esas mevzu ne idi? Büyük felsefe meselelerini mi halletmek istemiştir ve bu itibarla hassaten metafizikçi midir?
Yoksa İlmî mumkinatı mı kurmak istemiştir? Eserlerinde ülkü, bir bilgi nazariyesimi bulmaktır? Yoksa esas bunların hiç biri değildir de onun aradığı ahlâkî bir gaye midir?Ve kendisi bir psikolog mudur, yahut sosyolog mudur?

Eflâtunun gözünde politika

Eflâtun'un gözünde politikanın yerini ölçmek için Cumhuriyet ve Kanunlar adlı iki eserinin büyüklük ve itina itibarile kendine isnat olunan bütün diğer eserlerdeu mevsuk bir surette kendisinin sayılanlara muadil bulunduklarını düşünmek lâzımdır.

Eflâtun’un Atina’da politikaya fiilen karışmaması bizi esasta yanıltmamalıdır. Eflâtun'u Sokrat’a bağlıyan zincirler Sokrat’ın yaman bir münazaracı olması değildir, onun maneviyatıdır, ahlâkî cevheridir. Halbuki o çağlarda politikanın ahlâktan ayn tutulduğu yoktu. İnsanlara o kadar ağır badirelere mal olan bu iki âlemin ayrılığı ancak sezilir sezilmez bir halde idi.

Sokrat’ın aradığı zamanının münevverlerini muayyen siyasal bir istikamete sevk ederek inanlı vatandaşlar yetiştirmekti.

Eflâtun bu bakımdan tamamen Sokrat’ın yerini tutmuştur. Fakat bocasının başına gelenler kendisinin daha ondan ders alırken ve ondan sonra vekayiden alabildiği kanaatleri tahakkuk ettirmiştir. Atina’da özel yapacak bir şey yoktu, cemiyete baştan aşağı köksel bir düzen vermek lâzımdı. Bu itibarla Eflâtun bir Sosyalist idi. Fakat ihtilâlci olmıyan bir sosyalist! Onun siyasal ülküsünün Komünizm’den hiç bir farkı yoktur da derler; yüksek sınıflar için mutlak bir Komünizm; itaat altında tutulacak olan işçiler için nisbî.bir endividualizm isterdi. Böyle bir programın tahakkuku için ne demokrasiden,ne de oligarşiden bir yardım görmemesi pek tabir olmuştur. Kendi fikirlerine tamamen uygun, tam bir feraset sahibi, kudretli bir hükümdarın bu yolu hazırlayabileceğini düşünür ve bu halde de yapılacak kurumun insanların geregi gibi olgunlaşmamış olmalarından diğer hükümetlerden daha denk çıkamayacağını itiraf ederdi.

İmdi Eflâtun’un Cumhuriyeti kendisi için kıymetli bir hayal îdi; bunu böylece kendisi de biliyordu, Eflâtun bu ülküye nereden tutulmuştu?

Çok muhtemeldir ki, bu zamanının sosyal halini pek derinden görmekten, ücretli askerler denilen bir sınıf askerliğin bir kerre bir savaşın uzaması yüzünden Yunanistan’ın da o zaman» ki Sicilya'nın,ve daha sonra 15'inci asırda Kon» dotieri’ler devrinde İtalya’nın uğradığı hale uğramasını tehlikesini sezmekten ileri gelmiştir.

Eflatun biliyordu ki demokrasi tehlikeye karşı duracak derecede uyanık değildi; bundan başka bir sitede askerî bir sınıf bulunmasını da gerek görüyordu. Onları müneverlerden mürekkep olan muhafızlar sınıfına bağlamak isterdi. Fakat bütün aristokratlarda hastalık halinde bulunan suiistimallerin önüne geçmek lâzımdır, bunun için de çare ‘ olarak aile ve mülkiyet bağlarını koparıp atmayı düşünmüştür. Burada İsparta cümhuriyeti usullerini hatırlamak tabiîdir, (*). Halbuki Efiatun’un düşünceleri daha ziyade şahsî bir mahiyettedir. Bunları tetkikten bir takım ilham almış olsa da, daha ziyade Mısır kastları ve eski fisagur tarikatlerinin siyasal, aristokratik ve komünist mahiyetlerinin dair tetkikleri bu işde daha müessir bulundukları muhtemeldir.

(* İspanaklar ve Lasedemonyalılar Cumhuriyetleri eserimize mfiracaaat. H. R)

Cumhuriyet, Kanunlar.

Eflatun'un Cümhuriyet adlı kitabı büyük ehemmiyeti dolayısile hassaten bahsedilmeğinde fayda vardır:

Kitabın birinci kısmı Pire’de geçer. Birkaç dost orada, hatib Lissan’ın babası Sefal'in evinde toplanmışlardır. Söz Sefal ile Sokrat arasında ihtiyarlığa dairdir, ölümün yaklaşmış olmasından duyulan korkular dolayısiyle adalet mefhumuna atlanır. Polemark «Kime ne borç varsa ödenmelidir» hükmünü ortaya atar, Sokrat âdeti veçhile bunu istihza ile tenkit eder, içlerinden biri, adalet en kuvvetlinin menfaatinden ibaret olduğunda ve hususî olarak her bir ferd için haksızlığın adaletten daha faydalı olduğuna ayak diler. Sokrat bunu reddeder ve bahusus adalet olmadan hiçbir cemiyetin teşekkülü ve binaenaleyh yaşaması imkânı olmadığında ısrar eder.

İkinci kısımda Eflatun'un iki kardeşi Sokrat’tan adaletin kaynağı ne olduğunu sorarlar ve bizatihi arzu edilir bir kıymet olduğunun isbatını isterler.
Adaletin itiyarı bir şey olduğunu, aranması - verdiği veya hiç olmazsa vermesi beklenen faydalardan ileri geldiğini, halbuki adaletsizliğin insan için tabiî bulunduğunu ve görünmek», tutulmak korkusu olmadıkça ona revaç vermenin asıl olacağını tafsil ederler. Sokrat işi aydınlatmak için cemiyetin asıllarına doğru gider. Bunların insanların ancak birbirine yardım ederek ihtiyaçlarını gidermek derdile kurulduklarını, el iş bölümünün nasıl vücut bulduğunu, o zaman adalet ancak ürünlerin trampasında belirdiğini fakat bir kere servet artıp ve bayındırlık gelişince adalete riayeti sigorta ettirmek üzere muhafızlara, cemiyeti korumak , ü&erg^de muhariplere lüzum hasıl olduğunu gösterir. İnsanın yaradılışındaki noksan itibarite daima hurafelere temayül etmelerinden bilistifade o, iki sınıfın zihinlerine Tanrı akidesini sokmak; Tanrı akidesinin keşin iyi olduğunu, hiçbir fenalığa sebep olmadığını, sade ve hiç değişmez olduğunu sokmak yolu tutulduğunu isbat eder.

Üçüncü kısmında Sokrat ahirete dair mitlere geçer. Bu işte ilk yapılacak şey olarak ölüm korkusunu atmak, ölümü bir dert, bir felâket gösterebilecek her türlü törenleri de kaldırmaktır. önderlere topluluğun faydası uğurunda yalana bile mesağ vardır. Musikide, heykelcilikte, her hususta fikirlerde bir ahenk husulüne bakılacak, itidal ve güzellik aşkı kurulacaktır. Cimnastik ile vücudun kuvveti arttırılacak fakat ülkü pehlivan yetiştirmek olmayacaktır.

Yiyecekte, içecekte son derece sadelik aranacaktır. Muhafızlarla muharipler arasında vazife bölümü yaşa ve liyakata göre yapılacaktır. Her biri kendine verilen ödevi görecek, bundan dolayı idarelerine yetecek miktarda bir gündelik alacaklar fakat hiçbir vakit bir şervet sahibi olmalarına meydan verilmeyecektir. Kuvvetleri liyakatlerine ve üstün bir ırktan oldukları inanma dayanacak ve kuvvetlerini korumak üzere aşağı sınıfının çocukları idinden müstesna bir kabiliyette olanları kendi aralarına çıkaracaklardır.

Dördüncü kısımda Sokrat yapılan itirazları cerheder ve ulaşılması aranılan gaye bütün sitenin hep birden mes’ut olması bulunduğunu isbat ettikten sonra kendi tasvir ettiği devlette faziletlerin revaçta olduğunu, muhafızlarda aranan ilk meziyet akıl ve kemal ve muavinlerinde cesaret, senat ehlinde itidal bulunduğunu ve nihayet herkesin kendine ayrılan rolü ifa etmesi ile hak ve adaletin yerini bulacağını gösterir. Sıra ferte adalet mefhumunu tayinine gelir. Bunun için de hükümler gösterilir.

Beşinci kısımda çizdiği programın son ikinci parçasını inceden inceye tetkikten sonra tasvir ettiği siteye döner. Bir taraftan hükümlerinin nazariye bakımından nasıl olup da mümkün bulunduğunu, diğer taraftan şimdiye kadar neden tahakkuk edemediğini göstermeğe ehemmiyet verir. İlk önce kadınların nasıl umuma mal edilebileceğini ve cinsî münasebetleri anlatır.Yukarı sınıfı kafiyen birleşik ve tereddi kabul etmez tek bir aile olarak alır. Ve bu noktada Sokrat tertip ettiği devletin ancak idareyi filozoflar ele aldıkları zaman veya idareyi ellerinde tutanların filozoflaştıkları zaman kabil olacağını itiraf ve filozoftan ne kasdettiğini tayin eder. Hakikatte mevcut olan her biri nev’ine mahsus fikirlerdir; ilmin mevzuu fikirdir, filozofun da aradığı bundan ibarettir. İlmin altında, cehlin üstünde telâkkiler vardır; doğru veya yanlış telâkkiler. Bu tabakada kalanlar ancak filodoks vasfını alırlar...

Altıncı kısımda ancak filozofun gözleri önünde kesin bir örnek bulunduğundan güzel, doğru ve iyi hakkında ahkâm koymak ancak ona terettüp eder. Doğruyu sever ve bütün öbür faziletleri kafasında toplar. Tam bir filozof ancak kemal içinde bir devlette, yine ancak bu uğurda verilecek özel büyük emekler sonucunda çıkabilir. Sokrat bu bahsin teferruatına girmeksizin yine fikir âlemine geçer. Gözle görebildiğimiz şeyler güneş tarafından aydınlatıldığı gibi, fikirlerde yüce bir fikir tarafından, iyilik fikri tarafından aydınlatılır. Bu yüce fikir çok kere kendinden aşağı mefhumlarla karıştırılır. Ona duygu etkilerinden tamamen uzak kalınarak cedel ile, münazara ile ulaşılabilir... Burada riyaziyede takip edilen usulün tam aksi cereyan etmek lâzım gelir.

Yedinci kışımda insanların hakikate ermeleri için önlemek mecburiyetinde kaldıkları zorlukları gösteren meşhur zindan istiaresinden sonra Sokrat filozofu, yalnız temaşa hayatı için değil faâl hayat için de talim ve terbiyenin yetiştirmesi vücubunda ısrar eder. Bu özel terbiye ancak birçok seçmelerden geçen kimselere musiki ve beden terbiyesinden ibaret olan genel terbiyeden sonra verilecektir.

Banlara ilk önce hesap, hendese — sulp cisimlerin mütaleasile yürüyen bir hendese — kozmografya ve müzikten ibaret bulunacaktı. Aradan iki veya üç yıl geçecek, bu müddette askerlik ödevleri yapılacak, daha sonra bu sefer derinletmek üzere yeniden riyaziyat ile uğraşılıp buna bir birlik verilecekti. Diyalektik'e otuz yaşından evvel başlanmıyacaktı.

Sekizinci kısımda Sokrat hükümet şeklinin ne olursa olsun her türlü emeklere rağmen bir gün bozulacağını, mevcut olanların timokrasti, oligarhi, demokrasi, istipdattan ibaret dört nevi bulunduğunu söyler ve bunların birbirinden nasıl çıktığını anlatır. Bu parça kitabın en etraflı ve en nefis parçasıdır.

Dokuzuncu kısımda sitenin teredi etmiş şekillerinden sonra ele bu şekillere tekabül eden insan seciyeleri alınır. Bunlar bozuldukları mabette rahatlarını kaybederler. Sitelerle insanlar arasında burada tam bir muvazat vardır.Bu tasvir ile dava ispat edilmiş bulunur.

Kanunlara dair diyalog.

Bu diyalog’un eski yunan teşriî hayatı tarihsel bakımdan büyük bir önemi vardır. mm felsefece kıymetine de bir iki satırla işa etmek kabildir. Burada mu had ere üç ihtiyar arasında geçer: Giritli Klînias, Lasedemoı yalı Nlegılus ve ismi verilemiyen Atinalı biri ki, Eflatun'un ondan kendini kastettiği bellidir. Muhataplarının Atinalıya karşı hiçbir felsefî iddiaları yoktur ve alanı ona serbest bırakmaktadırlar.

Kitapta Doride müesseselerini yıkarak? Yoniya kanuulariJe düzelterek, Atina gibi siteleri Sparta veya JCnos Örneğinde siteler hâline sokacak amelî bir biikûmet şekli aranır.

Bunun üçüncü kısmında Eflatun zaman zaman medeniyetlejrfn mütevali hasılalarla yıkılmak felâketinde kaldığım kabul eder.

Beşinci kısımında üaksızük mücerret bilgisizlik neticesi olarak ve hiddetten çok merhamete lâyık bîr halde gösterilir. Onuncu kısım dinsizlik hakkında bir reddiyedir ve ruhun bedenden evvel olması esasına dayanır.

Ruh kendi kendine hareket eden bir cevher olarak tarif edilire her hareket onu doğumn bir kuvvet kabul ettirir, nzh budar-suretle yeryüzünün ve yıldızların bir ruhu vardır ve yerin gökün yürüyüşlerini kuran yüksek bir rub vardır ki, kâinattaki düzenin kaynağıdır. Az sonra Aristo da bunu böyle alacak ve daha genişletecektir. Ancak Eflatun iyilik ruhu yanında bir de kötülük ruhu kabul etmiş görünür.

Kanunlarıyla Eflatun siyasal inanlarda derin bir değişiklik yapmaz. Ancak Cumhuriyet'indeki kısmi komünistliği yerine servetlerde denklik gibi yeni bir fikre saplanır. Bu denkliğin ince hesaplar ve devamlı itinalar sayesinde nasıl korunabileceğini uzun uzun şerh ederken, ayni zamanda bu denkliğin ancak cenkçi ve denizci olmayan küçük sitelerde tahakkuk ettirilebileceği fikrinde olduğu anlaşılır. Kanunlarının bu bakımdan Likürk’u taklit olduğu zehabı yanlıştır; bilakis bize Likürk’un Eflatun’dan alınma renklerle tasvir edilmiş bulunması muhtemeldir.

Eflatun ilim adamıdır.

Eflatun'u siyasal bakımdan, yahut sosyolog olarak tanıdıktan sonra ilim itibariyle mahiyetini araştırmrk yerinde olur. Yukarda riyaziyat ve kozmoğrafya hakkındaki iptilâına işaret edilmişti. Eflatun hassaten riyaziyeci olmuş mudur? İlim âlemi kendisine muayyen yeni şeyler borçlu mudur ? Bu noktalarda fikirler ayrılır.

Eflâtun'a bu alânda şunlar isnat edilir: l^—Bir köşesi doksan dereceli -müselleslerde çift bir adet olan 2n ile üç dıl’ı tayin usulü:

_ 2n, n2 — 1, 4- 1

Bu usul Fisagora isnat olunan ve tek bir adedi gösteren n ile:

n2 — 1 n2 + 1 p> - 2 * ~2—

şekline karşıdır.

2. — îki vasatı mütenasip yoluyla mik’abın tazıfi ile uğraşmıştır. Tevatüre göre - Plütark’dan menkul - Eflâtun’un bunu, yani hacmi malûm bir mik’abm iki katma denk bir mik’ap yapmak ve bunu hendese ile - yani o çağın bu kelimeye verdiği anlama göre perker ve cetvelden başka bir şey kullanmadan - yapmak için uğraşmıştir; fakat bulunan hal şekli mihanikidir; yani perker ve cetvelden başka şeylerin karışmasile sonunç alınmıştır. (*)(* — Üstad riyaziyeci bay m)

Eflâtun ilim aşkı uyandırması bakımından allame olmaktan ilim daha çok alanında büyük bir mütefekkirdir. Riyaziyeye çok rağbet etmiş ve bunun ilerlemesi için çok teşvikler göstermiştir. Mahrutî mıktalar ve hen-rina göre bunu sakızlı meşhur Bokrat sadece vasatı mütenasip iki hattın bulunmasına, yani taz’ifi aranılan malûm mik’abın bir dıl'ı ile bu dıl’ın arasına vasatı mütenasip iki hat sokulması meselesine irca eylemiştir. Çünkü bu iki malûm hat arasına sokulacak vasatı mütenasip iki hattan birincisi aranılan muzaaf mik’abın dıl’ı olur. Şöyle ki: Malum mik’abın dıl’ı a olsun; bu a dıl’ı ile bunun iki misli yanı 2a arasında x ve y ile göstsrilen iki vasatı mütenasip bulunsun. Bir surette, ki:

tenasüpleri elde olsun. Bu halde birinci tenasüpten

2 2

x = a y ; ikinci tenasüpten y = 2 a x

2 4 3 3

Bunlardan da: y = — , — =2a x ve nihayet x = 2 a a a

bulunur ki,malum mikâbın dilinin iki katı ve dolayısile aranılan mika’p bulunmuş olur,Yani x ve y vasatı mütenasiplerinden birincisi aranılan dili demek olur. İmdi malum mik’abın taz’ifi mas’elesi malum mik’abın dili ile bu dili arasında iki vasat mütenasip tayinine irca etmek yolu ile halledilir.

Mik’abın taz’ifi mes’elesi, zaviyeyi teslis, daireyi terbi gibi eski riyaziyecileri pek çok uğraştırmış bir mes’eledir. Halbuki bunların hiçbirinin hendese ile, yani işe perger ve cetvelden başka bir şey karışmadan halli imkânsızdır. Fakat tıpkı simya yolu ile kimya birçok faydalar topladığı gibi o meselelerin uğurunda verilen sonsuz emeklerden de riyaziye hayli faydalar görmüştür.

desi tahlilin de Eflâtuna- aidiyeti rivayeti varsa da doğru değildir. Hendesî tahlilin Eflâtundan evvel bulunduğu mevsuktur. Bunlar Eflâtunun riyazi muhakemelere fazle ehemmiyet verip felsefe usulüne tatbika çalışmasından ileri gelmiştir. Eflâtunun zamanının bütün mühendislerini akademisinde topladığı rivayetinde de hakikatin hissesi kolay tayin olunacak halde değildir. Bahusus yine o çağın en büyük riyaziyecisi olan Ödoks’un Eflâtuna rakip bulunduğu malûmdur. Muhakkak olan bir şey varse Eflâtunun asam kemmiyetlerle (1) muntazam vecihleri olan (2) cisimlere dair derin düşünüşleridir. Hendese bunların sayısını ancak beşe çıkarmıştır.

(1. — Quantİt6s irrationnelles. = Asam kemiyetler. Eski riyaziyeciler kemiyetleri vahit veya eczasile tamamen ifadeleri mümkün olup olmadıklarına göre ikiye ayrılırlar ve vahit ve eczasile ifade ve irae olunabilenlere muntak, oluna-mıyanlara asam derlerdi. Bugün asam kemiyet tabiri tamamen teczir olunamıyan gibi miktarlara alemdir.
H R)
(2. — Muntazam vecihleri olan cisimler demek her tarafı müstevi satıhlarla çevrilmişimi bir değil birkaç kaidesi bulunabilen cisim demektir. Mika’b da bunlar arasındadır)

Eflâtun diyaloglarından Time’de bu beş şekil ile çok meşgul olduğundan bunları ismi Ejlâtutı şekilleri olarak kalmıştı.

Fizikte ve genel olarak tabiî ilimlerde Eflâtun derin bir vukufu olduğum şüphe yoktur. Gerçe firikde Aristo ile kıyas edilemez-sede Eflâtunun bu vadide zamanına değil hattâ gelecek uzun zamanlara da hâkim bu-konduğuna şüphe yoktur.

Eflâtun üzerinde felsefi tesirler:

Bu karışık mes’ele içinde bir nokta açıktır ki, o da Eflatun'un Heraklit tarafından ortaya ttdan dünyanın bir sayruret olduğu hakkındakî telâkkiyi ve Eleat mezhebinin varlığın değişmez ohnam akidesi ile telife çalıştığıdır.
Fakat bunu kendisine gaye edinmesi için en azı şu iki mezhep hakkında derin malûmatı olmak lâzımdı. Aristo’nun kavlince Eflâtuna Heraklit (*) mezhebini göstermiş olan kralit, filozofun üzerinde asıl kitaplarından daha cok bir tesir yapazak halde güzel hatıra bırakmamıştır.

(* Heraklit’ın izerteti kaybolmuş veya etdirilmiştir. Ota» bite» ne vana Heraklit adi küçük kitabımızda buiuna-*** H.R.)

Ebeatiara gelince Şüphe yok ki, Eflâtun Ksenofan’ı, Parmenid’i, Zenon’u okamuştu; fakat bunun için bir mürşide ihtiyaç görmemişti. Sokrat’m tesirinin hakikî mahiyeti de pek açık değildir. Eflâtonun fısporculardan iktibasları, ile megarik (*) denilen diyaloglan da hatmetmişti.

(* Knrent berzahında Megarit denilen yerle ilgili)

Sokrat'ın felsefi tesirleri:

Eflâtun’un ilk diyaloglan Sokrat’ın hele bir kısım muhaderelerini temamen andırır. Sokrat’ın Eflâtun’un maneviyatı üzerine büyük etkisi olduğu muhakkak ve bunun delillerini saymak beyhudedir. Sokrat Eflâtunu yetiştirmiş, ve münazaraya alıştırmışlar. Bir münakaşada iki tarafça kabul edilmiş sabit bir temeli kurmak veya hasmın hareket noktasını tenkit etmek üzere diyalektik bir gaye ile tarifler arardı. İdeler nazariy esinin mevzuu bir taraftan hâ-disatın akışı ile öbür taraftan Eleatlarca varlığa tahsis edilmiş deymumetin arasını teelife çalışır. Fakat kendinden yüz yıl önce gelmiş filozoflar bunu duygu alânında aradıkları halde Eflâtun ilk defe olarak yüksek kürrelerde arar,

Fisagorcuların tesirleri:

Eflâtun ilmini kurarken Fisagurculann riyaziyesinden büyük çapta istifade etmiştir. Fakat «Eşya adetlerdir.» düsturunu îdeler(*) mezhebine kendisinin götürmüş olmasına Aristo-, nun teyidine rağmen zor inanılır. Çünkü bu ünlü düsturdaki muammalı anlamın metafizik bir mahiyet alması Eflâtunun esas nazariyesinin yayımından sonradır.

(* İslâm felsefesinde mösBIü eflafuniye, alemimisal denilen şey. H. Z. Ü.)

Aristo’nun bu hususta aldanması ihtimali olduğu gibi, Eflâtun'un kendisi de kendi mezhebinin eski Roma filozoflarına atfolunmasına ses çıkarmıyacak yaradılışta bir adamdı. Halbuki bu vadide Fisagurî fikirler az çok Eflâtun fikirlerile mülemmadır ve Eflatun’un akademi nazariyelerinden alınmış bulunmaları pek muhtemeldir. Bu bakımdan Eflâtun’un çalışmalarının sonuna doğru Fisagurculuğa yaklaştığından ziyade Fisagur metafizikciliğinin Eflâtundan sonra geliştiğini söylemek daha doğru olur. Gerçe Eflatun ruhun kalıbtan kalıba geçtiğini kabul etmiştir, fakat bunu kendiliğinden de düşünüp kabul etmiş olabilir çünkü bu şekil şuurî olmayarak hatırlama tezine müsait olduğundan kendisinin ideler nazariyesinin propagandasına yarar, bundan başka kendi manevî ihtiyaçlarım da tatmine medar olurdu. Velhasıl Fisagur mezhebinin aanlaşılışına göre», bu mezhebin Eflâtun üzerinde etkisini kabul etmek veya bilâkis bu etkiyi hele felsefe bakımından hemen hemen hiçe saymak kabildir.

Eflâtunun üzerine Megaritlilerin tesiri.

Eflâtun Megar’a gidip Öklides ile düşüp kalkmıştır. Fakat burada ne kadar kaldığı belli değildir. Eflâtun'un diyaloglarından Tee-tet Öklides’e ithaf edilmiştir. Ancak bu bir dostluk alâmeti olmaktan ibaret de olabilir. Bu suretle Eflâtun bir aralık bu mektebin teesiri altında kalmış olsa da sonradan bunu tenkit ederek tamamen ayrılmıştır. Zaten Aristo’nun bazı işaretlerinden başka bu mektebin esasları hakkında ciddi vesikalar yoktur. Herhalde Eflâtun’un hârika nev’inden derin ve geniş İdea’sı kendisinin felsefî derin bir tesir altında bağlı kalmıyacağma kâfi delildir. O başka mekteplerin kuvvetli ve zaif noktalarını hemen görür, terkip eder ve o anden itibaren bu terkip bam başka bir hüviyetle kendisinin meşru malı olur.

Felsefî aşk.

Eflâtun’un Fedr adlı dialogunda îdea’lar mezhebi, cümhuriyetinin sıcak heyecanı çarpar. Mevzu özel bir halde aşk mefhumuna bağlanmıştır. Ayni derecede meşhur olan Ziyafet adlı dialogu da bu mefhuma tahsis edilmiştir.

Fedr’de sevilen bir gencin, lutuflarını kendisini sevmeyene saçması daha doğru olacağı davası müdafaa edilir. Birbiri arkasından gelen iki söylevinde Sokrat ayni fikri kabul ve çok etraflı ve büyük bir önemde bir efsane tasvir eder.

Orada ruh bir arabaya benzetilir, arabayı bir seyis idare eder ki, bu zekâdır.

Arabaya biri uslu, öteki haşari iki at koşuludur, bunlardan birincisi cesareti, İkincisi şehveti temsil eder ve bu üç parça toptan cumhuriyete remzdir.

Gök küresinin üstünde ruhların bu araba alayı Tanrıların arabalarının arkasından gider ve ezelî güzelliklerin şaşaasını temaşa eder.

Şayed seyisler selâmetle gidemezlerse ruhlar yeryüzüne düşer, kanatları kırılır ve hakimler hakkında kısalmak ihtimali olarak on bin yıl için insanların bedenlerine girerler.

Aşk dünyalara üstün âlemlerde görülen şeylerin yadı vesilesile güzellik karşısında uyanan garamdır. Haşarî atın deliliklerine diz* gin vurmak farzdır.

Ziyafete gelince bunun hükmüne göre aşk, Poros -feyz ve bereket Tanrısı ile Penia'nin - fakirlik Tanrısı - oğludur. Anası ile babasının taliine ortak olarak ne zengin, ne de fakirdir; orta hallidir; yalnız insanlara has değildir.
Konusu: nesli maddeten ve mânen korumak ve döl yapmaktır. Manevî kısım felsefî aşka terettüp eder. Eflâtun’un bu sayfalarda gösterdiği incelik, derinlik edebî yazılarının en parlak örnekleri halindedir. Bir takım tefsirlere kalırsa Poros fikir âlemini, Penia insanların halini gösterir.

Aristo’ya göre Penia Eflâtun’un madde hakkmdaki telakkisine aşk, tabiatta hareket sebeplerine işarettir.

İdea’lar mezhebi.

Ezelî ve değişmez cevherlerin mevcudiyetini teyid, daha başlangıçta büyük bir rağbet görmüştür. Eflâtun bunları mutlaka yüksek mi yoksa bilâkis eşya ile beraber devam halinde mi görüyordu? İdea’larda ayrı, müstakil bir hayat mı tasavvur ediyordu, yoksa onlara ruhlarımız için yükselmek kabil bulunan yüce bir Tanrının in’ikâsları gözile mi bakıyordu?

Bu iki sualden birincisine Aristo îdea’ların maddeye mülâyis bulunduğu ve Eflâtun’un bunları daha yüksek tuttuğu suretinde cevap verir.

JtflilUll.. "jUi (Cv .1 ? W>1 uvc
4HJ4U. ?»«'-n.^ dUMÛUMt Ş*Yİ,WWit ldva“. fcrıa ış4jrtuw imdir ?f fuea yeuv vaıdu\ nede vtnuur 1 UünaKaşa burada şu maktalara ka-yar: îdealar arasındaki iştirak neden ibarettir ? Gene bu anlamda mesele şu suretle de ortaya atılır: Nasıl oluyor da bir olan şey bir çok oluyor veya öyle görünüyor ? Bundan sonra Varlık vardır, yokluk yoktur, düsturu tetkik edilir... Bütün bu meseleler Filep, Re-püblik, Fedr, Politik, Sofist ilâh, diyaloglarında tafsilâtla anlatılır.

Comments (0)